2012-13 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012-13 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2013 Cumartesi

2013 / 2014 Formalarımız ve Forma Kültürü

Pazar günü Beşiktaş için yeni sezon başlıyor, sezon öncesi dönemin (benim adıma) en heyecanlı kısmı olan "yeni formaların açıklanması" da dün sonlandı. Bu yazı yeni formalar ve Beşiktaşımızın oturtmakta epey zorlandığı forma kültürü hakkında olacak.


2013 / 2014 formaları hakkındaki yorumlarımı Ekşi'ye yazdım (link). Özetlemek gerekirse bu seneki formaları beğendim, son yıllardaki en iyi serimiz olduğunu düşünüyorum. Üçü arasından da favori formam siyah forma. Fakat bu biraz da siyah formalara genel olarak mevcut olan gönül bağımdan dolayı. Gri formanın üzerindeki baskıyı siyahtakinden çok daha fazla beğendim. Eğer bu iki baskı yer değiştirseydi o zaman siyah forma uzak ara favorim olurdu. Yoksa aslında bu seneki en derli toplu formamız gri forma. Şikayetlerim ise 3 maddede yoğunlaşıyor:

1) Çubuklu forma gerçek çubuklu değil
2) Logomuz çok büyük kullanılıyor
3) Beşiktaş'ın klasik forması "beyaz forma / siyah şort / beyaz tozluk"tur, beyaz forma üretilmemesi kabul edilemez.

Çubuklu konusunda sözlükteki entrylerimde yeteri kadar örnek verdiğimi düşünüyorum, özellikle bizim renklerimize sahip (ve taraftarımızın yıllardır formalarını stadımızda giydiği) Juventus gibi bir örnek gözümüzün önünde dururken bu konuya daha fazla enerji harcamak istemiyorum.

Logonun büyüklüğü konusunda da epey şikayet ettim, lakin hala derdimi çok anlatamadığımı düşünüyorum. O yüzden aşağıya bir fotoğraf ekliyorum, bu seneki gri formamızın mevcut logosu solda, olması gereken boyutlardaki logosu sağda. Sağdaki formanın ne kadar daha orantılı, ne kadar daha zarif olduğu umarım herkes tarafından görülüyordur. Yukarıda da dediğim gibi bu seneki en derli toplu formamız bence gri forma, tek sorunu ise logo boyutu.


Gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere. Aslında geçen sezon devre arasında "kırmızı forma" konusunda bir yazı yazmak istiyordum ama nasip olmadı. Birkaç hafta önce Galatasaray Formaları blogunda (ki GS blogu diyip geçmeyin, forma kültürünü seven herkes için çok keyifli bir blog) şu incelemeyi gördükten sonra daha kapsamlı bir yazı yazmak istedim, onu da şu anda okuyorsunuz.

Beşiktaş'ın klasik forması beyaz forma / siyah şort / beyaz tozluktur. Çubuklu değil, baştan aşağı beyaz forma değil. Vedat Kaptan'dan MAF'lı döneme, Baba Hakkı'dan Şenol-Birol'e en istikarlı şekilde karşımıza çıkan forma bu. Siyah tozluk da geçmişte epey kullanılmış ama ilerleyen yıllarda beyaz tozluklu kombinasyon daha çok tercih edilmiş. Biz nedense 90ların sonundan başlayıp Mustafa Denizli ile gelen şampiyonluğa kadar siyah şorttan vazgeçtik, iç saha forması olarak bembeyaz formalarla çıktık. 2009'da şampiyon olmamıza birkaç maç kala taraftarın nasıl Denizli'ye gidip "siyah şort" giyelim diye özel ricada bulunduğunu ve Galatasaray maçına beyaz forma / siyah şort / siyah tozluk ile çıktığımızı bazılarınız hatırlayacaktır. Yöneticiler tarafından neredeyse kaybettirilen bir kültür taraftar sayesinde kurtulmuştu o zaman. Özellikle 2010 / 2011 sezonunda düzenli olarak beyaz forma / siyah şort çıktı karşımıza. Sonra geçen sezon geldi...

Bu noktada kırmızı formaya karşı özel bir garezim olmadığını belirtmek isterim, her Beşiktaşlı gibi ben de Pascal'ın üzerindeki o kırmızı formayı unutmadım. Fakat herşeyin de bir ayarı var, 3. forma diye tanıtılan formayı sen iç saha formasına çevirirsen kabak tadının da ötesine geçmiş olursun. Aslında bu formanın başımıza nasıl bir bela olacağı sezonun başından belliydi. Lig başlamadan Manchester City ile yaptığımız hazırlık maçında onlar bordo biz kırmızı formamızı giymiştik. Siyah/Beyaz ve Açık Mavi/Beyaz renklerindeki iki takımın karşılaşmasında herhalde bundan daha komik bir görüntü çıkamazdı. O zaman durumdan biraz tırsmıştım ama belanın geleceği boyutları ben bile tahmin edememiştim.

Kırmızı formayı bir saniyeleğine kenara koyup "iç saha forması" kültüründen bahsetmek isterim. Avrupa'da belirli bir ağırlığı olan tüm köklü kulüplerde iç saha forması kültürünü görebilirsiniz. Sezon başından bir iç saha forması belirlenir, bu forma yıllardır devam eden iç saha forması renklerinde olup sadece ufak tasarım detayları değiştirilmiş olur. Sezon başlar, dünya tersine de dönse o takım iç sahadaki maçlarının tamamında o formayı giyer. El emeği göz nuru yapmış olduğum araştırmamdan örnekler vererek size bunu daha iyi anlatmak isterim.

Bunlar Manchester United'ın 2012/2013 sezonunda yaptığı karşılaşmalarda giydiği formalar. Üsttekiler iç saha, alttakiler deplasman maçları.


İç sahada hiçbir maçta sektirmeden kırmızı forma / beyaz şort / siyah tozluk giymişler. Yıllardır da bu böyle devam ediyor. Dış sahada ise ellerinden geldiği kadar iç saha formasını korumuşlar, yeri geldiğinde şortu veya tozluğu değiştirmişler. 3. formaları olan mavi formayı ise sadece 2 maçta giymişler, kırmızı/beyaz çubuklu forma giyen Sunderland ve Stoke maçlarında.

Bir diğer örnek ise Real Madrid:


Yine iç sahada istinasız tek forma giyilmiş, bu forma dış sahadaki 8 maçta da korunmuş.

Şimdi gelelim kağıt üzerinde siyah-beyaz renkli Beşiktaşımıza.


Hani aslında şu noktada "allah belanızı versin" diyip yazıyı bu görselle sonlandırasım var. Nereden başlayım yahu, iç sahada tam bir istikrarsızlık komedisi olduğundan mı, yoksa sezon içindeki tek istikrarın 3. formanın 1. forma gibi kullanılması olduğundan mı? 90'ların efsane dergisi "Süper Futbol" aylık düzene geçtiği zaman ilk sayısının kapak konusu olarak "formalar"ı seçmişti. Baya kapsamlı, keyifli bir yazıydı. Orada takımlarımızın forma kültürü olmadığından, birçok formada "uğur" sebebiyle ısrar edilip "uğuru bitince" o formların terk edildiğinden bahsediliyordu. Yaklaşık 15 sene geçmiş, kulüplerimizde değişen hiçbir şey yok.

Kasımpaşa maçında mantıklı bir şekilde giyilen kırmızı forma bir şekilde tek maçta "uğurlu" oldu, iç sahada Mersin İ.Y. maçında giyildi. Taraftar da uzun zamandır kırmızı formaya hasret olduğu için kimse "Hacı hayırdır? Mavi/kırmızılı takıma karşı iç sahada kırmızı forma giymişsiniz?" demedi. Beşiktaş kazanmaya başladıkça da aslan payını forma aldı ve biz forma kullanımı olarak belki de son 20-30 yılın en saçma uygulamasına şahit olduk. Konunun iyice absürdleştiği yer, bu formayı Gençlerbirliği ve Elazığ deplasmanlarında da giymeyi başarmış olmamız. Forma kültürü memlekette o kadar kayıp ki, iç saha renkleri kırmızı/siyah ve bordo/beyaz olan bu iki kulüp bunlardan vazgeçip Beşiktaş'a yol vermekten çekinmemiş.

Aslında Kasımpaşa maçı ile başlayan kırmızı forma kabusu yine Kasımpaşa maçı ile bitmeliydi. Beşiktaş kırmızı forma ile ilk defa o maçta mağlup olmuştu, teknik olarak "uğur" bitmişti. Fakat bir sonraki Mersin maçını beyaz forma ile kazanmamız bile bazılarını tatmin etmemiş olacak ki Bursa maçına yine kırmızı forma ile çıktık. Bursa malesef bize "okkalı" bir tarife çekince kırmızı forma da bir daha görülmemek üzere kayboldu. Bu acı dolu süreçteki bir detaya dikkat çekmek isterim, İnönü'deki bir Fenerbahçe maçına kırmızı formayla çıktık. Real'in Barcelona maçına beyaz forma ile değil de 3. formasıyla çıktığını düşünün, aha o kadar saçma bir hareket.


Böyle bir Real - Barça maçı olabilir mi? Tabi ki olamaz. Ama şöyle bir Beşiktaş - Fenerbahçe maçı oldu.



Şimdi taa en başta değindiğim konuya geri dönersek. Beşiktaş'ın iç saha forma kültürü yok, Türkiye'de kimsenin yok, ama Beşiktaş geçen seneki kırmızı forma rezaletiyle resmen mum dikti. Bu konu Bursaspor maçıyla kapanmış gibi dursa da bu sene beyaz forma çıkmamasıyla yeniden alevlendi. Biz forma kültürü diye yırtınalım, içeride beyaz forma / siyah şort diyelim, beyaz forma çıkartılmıyor bile. Bu kadar kaliteli formaların yapıldığı bir sezonda çıkartılmıyor olması ise ayrı acı verici.

Zararın neresinden dönsek kar olur acaba diyoruz, TFF'nin sitesindeki formalara bakıyoruz. Bu sene iç saha formamız olarak çubuklu görünüyor.


Mevcut formalar arasından doğru tercih. Sadece şort konusunda bazı şüphelerim var. Çubuklu'nun arkası bembeyaz, o yüzden arkadan bakınca beyaz şortlu kombinasyon "bembeyaz" görünecek. Acaba siyah şort / beyaz tozluk tercih edilse daha mı doğru olurdu diye düşündüm, fakat bu kombinasyon seçenekler arasına bile konmamış, ben de sizler için yaptım.

Önden biraz "fazla siyah" görünse de arkadan görünümde tam iç saha formamızın olması gerektiği gibi görünecektir. Bu noktada iki tercih de olabilir tercihlermiş, yönetim tercihini beyaz şorttan yana kullanmış. Şimdi önemli olan bu kombinasyonun iç sahadaki her maçta giyiliyor olması. En az 17 tane maça bu kombinasyonla çıkıyor olmalıyız. Fakat daha ilk maçtan tosladığımızın haberleri geliyor. İçerdeki ilk maç olan Trabzon maçına siyah forma ile çıkacağımız söyleniyor, sırf o en son çıktığı için. Trabzon maçı bir nebze "formayı tanıtma" aracı olarak kullanılacakmış. Dedikodular ne kadar doğru bilmiyorum ama önceki icraatlar ile kıyaslandığında hiç de uzak bir ihtimal gibi gelmiyor.

Biz zararın neresinden dönsek kardır diyoruz, ama sürekli yeni bir hataya doğru yelken açılıyor. Çok kaliteli formalar ufak detaylar yüzünden efsane formalar olmaktan uzaklaşıyor. Uygulama yanlışları 110 yıllık kulübü geleneği olmayan bir amatör küme takımı gibi gösteriyor. Baştan aşağı herşeyi kokuşmuş olan bir ülkede "iç saha forması istikrarı" arıyor olmak bazılarınıza "gerizekalılık" gibi görünüyor olabilir, gayet iyi anlıyorum. Fakat bu kadar basit uygulamaları yapamamak da bana saçmalık gibi geliyor.

Yeni sezon, yeni umutlar, kimbilir belki bir yerinde istikrarlı formalar? Vira bismillah...


UFAK BİR NOT: 2012/2013 sezonu başlamadan önce, Beşiktaş kulübünden bazı yetkililerle merchandise konusunda görüşmeye gittik. Tasarımcı bir Beşiktaşlı olarak kulübün merchandise konusunda çok eksik olduğunu düşünüyordum, bu yüzden bir arkadaşımın daha yardımını alıp, bir dosya ve kapsamlı bir ürün yelpazesi hazırladıktan sonra yetkililerle görüşmeye gittik. Bu görüşme aslında olumlu geçmişti, fakat daha sonra bir yere varmadı. En son olarak "şu anda yoğunuz, gelecek sezon başında tekrar görüşelim" noktasına geldik, ben de ondan sonra tekrar takip edemedim malesef. Şimdi bunları neden anlatıyorum? Bir çok farklı platformda formalar ve forma kültürü konusundaki eleştrilerimi dillendiriyorum, yarın öbür gün biri çıkıp "bu lavuk Beşiktaş'a tasarım yapmaya çalışıp becerememiş, ondan hırsını böyle çıkarıyor" desin istemem, zaten durum öyle birşey de değil. Neyse, özetle konunun aslını benden duyun istedim.

9 Nisan 2013 Salı

Beyaz Mendil

























Ne yazık ki kuşkularımızda haklı çıktık.  Oyunculara gereken desteği vermediniz, takımı yönetemediniz ve bu işin altından kalkamadınız.

Samet Hocam, vakit artık sizin için gitme vaktidir. Ne olur bu takıma ve bize daha fazla zarar vermeden ekibinizle birlikte istifa edin. Bu beyaz mendil size kibar bir şekilde bunu belirtmek içindir.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Uğur Boral





















30 mart 2013 Cumartesi günü Fenerbahçe sahilde bir restoranda Uğur Boral ile tanışma fırsatı buldum. Yanında menajeri de vardı. Sağolsunlar kırmadılar, yemek vakitlerinden baya çalmama ragmen uzun uzun bir çok konuda konuştular, sorularım üzerine fikirlerini paylaştılar.
Öncelikle şunu belirteyim, Uğur Boral’ın Beşiktaş kariyerini sevmedim, sevemedim. Belki asli mevkisi dışında kullanmaya çalışmamız, belki de aklımızda hep Fenerbahçe-Sevilla eşlemelerindeki harika performansı ve Euro 2008 milli takım kadrosuna yükşelişi dönemindeki haliyle kıyaslamamız bunda etken oldu. Ancak yüz yüze konuşunca Beşiktaş formasıyla ağzımda ekşi tad bırakan Uğur gitti, yerine efendi, sorumluluk sahibi ve iyi bir profesyonel futbolcu imajı geldi. Fazla uzatmadan kısa kısa notlar halinde konuştuğumuz konuların özetini sizlerle paylaşmaya çalışacağım;

-Öncelikle kötü haber; menajerin dediğine göre son dönemde hem Fikret Orman hem de Ahmet Nur Çebi tarafından UEFA zemininde davalık olduğumuz borçların kapandığı ve Avrupa şampiyonalarına katılım konusunda bir sorun yaşamayacağımıza dair yapılan açıklamalar gerçeği yansıtmıyor. İki isminde büyük çaba sarfettiğini ama UEFA yarışmalarına önümüzdeki sene de katılamayacağımızı belirtti menajer bey. Açıkcası  inanmak istemiyorum ama çok emin konuştular. Üzüntüden detayları soramadım bile.

-Burdan hareketle tabii hemen bir Yıldırım Demirören mevzusu açıldı. Uğur Boral’ın düşünceleri de sokaktaki Beşiktaşlı ile aynı. Olabilecek en kibar şekilde içinde Yıldırım Demirören sevgisinden! bahsetti. Fikret Orman’ın ise kendisiyle kıyaslanamayacak kadar iyi bir insan ve yönetici olduğunu ve gerçekten sorunları çözümü için çok yoğun mesai harcadığından bahsetti. Oyuncular arasında da hem Fikret Orman’ın hem de Ahmet Nur Çebi’nin çok sevildiğini ve sayıldığını söyledi.

-İkisi de Yıldırım Demirören’in kulübü kendisine borçlu çıkartmak için manipülasyonlar yaptığını düşünüyor. Tabata taransferinde Gaziantepspor’a 8 milyon Euro değil sadece 1 milyon Euro ödendiğini söyleyen menajer, Sivok ve Zapotochny transferlerinde de daha önce bir çok gazeteye konu edilen durumun doğru olduğunu belirtti.

-Ferrari’nin de menajeriymiş kendisi! Güya transfer öncesi Yıldırım Demirören’e “bakın adamın ciddi avukatları ve danışmanları var, eğer bu sözleşmedeki şartları yerine getiremeyecekseniz ciddi sıkıntı yaşarsınız” uyarısını yapmış. Nihat Kahveci olayında da olduğu gibi ödemeyeceklerini bile bile bir çok sözleşme altına imza atara Beşiktaşın sonunu hazırladılar dediler.

-Uğur Boral taraftardan şikayet etti biraz J Özellikle Quaresma konusunda, ki haklı olduğu noktalar çok, ona gösterilen sevgi ve müsamaha diğer oyuncuların zoruna gitmiş. Onlar da kendi aralarında “quarejmacılar” geyiğini çevirmişler belli. Ayrıca kendisi bu sene taraftarın takıma yeteri kadar sahip çıkmadıklarını düşünüyor. Ben bu konuya katılmadığımı, kapalının dolmamış olmasının taraftarın takıma sahip çıkmaması anlamına gelmeyeceğini anlatmaya çalıştım kendimce ama zaman kısıtlı zaten çok da uzatmadım J Böyle düşünmesinde kötü oynadığı maçlar sonrası aleyhine yapılan tezahüratların da etkisi vardır diye düşünüyorum.

-Gökhan Süzen transferini de çok eleştirdi. “İBB’deki Ekrem’i kesemeyen adamı nasıl olur da alırsın takıma” diye Samet Hoca’ya yüklendi. Ben de ordan aldığım gaz ile özellikle Dentinho ve Niang transferleri sonrasındaki Samet Aybaba demeçlerini eleştirdim. Beşiktaş’ın hocasının aldığı oyuncuların arkasından “Niang 6 aydır oynamıyorMUŞ, Dentinho 1.5 sezon düzenli oynamaMIŞ” deme hakkı yok. Bunları biliyorsan adamları almayabilirsin, bilmiyorsan ve o yüzden MIŞ-MUŞ kullanıyorsan daha büyük facia, sorumlu tamamen sensin” dediğimde gülerek onayladı. Gökhan Süzen transferi için Emre Özkan’a yapılan İBB’ye gitmeyi kabul etmediği için kadro dışı bırakma uygulamasının haksızlığından da dem vurduk biraz.

- Zamanında İlhan Cavcav’ın Samet hoca hakkında yaptığı, “gençlerbirliğinde sadece 5’e 2 yaptırırdı, takımı doğru düzgün çalıştıramazdı” eleştirilerini hatırlatınca biraz sırıttı ama yorum yapmadı.

-Üstüne basa basa stad projesinin öneminden bahsetti ve kurtuluşun tek formülünün stad ile artacak gelirler olduğunu belirtti. Fenerbahçe’nin de stad ve ona paralel artan gelirler ile çıta yükselttiğini anlattı. Ayrıca taraftarları da kıyaslayıp iki camia arasında maddi destek olarak büyük uçurum olduğunu söyledi. Hatta “Tribünlere bakıyorum adamlar hala BEKO reklamlı formalar ile geliyorlar” dedi J Ben onun nostaljik değerinden bahsettim ama anlatmaya çalıştığını anlıyoruz tabii ki. Kartal Yuvasından alacaklarına gidip Çarşı logolu işporta mallar alıyorlar dedi. Çarşı oluşumuna da biraz veryansın etti.

-Takım olarak bu sene şampiyon olabileceklerine gerçekten inandıklarını ama üst üste yapılan basit hatalar sonucu ellerine gelen fırsatı kaçırdıklarının farkında olduklarını söyledi. Oyuncu grubunun çok iyi niyetli ve düzgün insanlardan oluştuğunu anlattı.

-Son olarak sakatlığını sorduğumda, önümüzdeki sezon başında tamamen hazır olacağını söyledi.

Çok uzatmamak için kısa kısa yazmaya çalıştım ama her bir maddeyi oldukça detaylı konuştu sağolsun ve içtenlikle yanıtlada hızlı hızlı sorduğum bir çok soruyu J 
Başta da belirttiğim gibi tanışmaktan memnun oldum zira Beşiktaşlı bilmediğimiz Uğur’un bile Beşiktaşın sorunlarına kafa yorması ve gerçekten Beşiktaşın başarısını istemesi çok hoşuma gitti. Kendisine acil şifalar dileriz.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Manevi Evlat!


















Eskişehir maçı bir kez daha gösterdi ki İbrahim Toraman stoper oynadığı zaman takım geriden organize olma konusunda çok zorlanıyor. Gerek kaleciden top almada gönülsüz oluşu, gerek top ayağındayken yerden kısa ve isabetli paslarla oyun kurmak yerine mancınık gibi topu ileri şişirme sevdasından, bu sezon şekillenen Beşiktaş'ta mecbur kalınmadıkça stoperde kullanılmamalı. Defansın önünde oynamasından da pek yana değilim zira çevre kontrolü ve top kullanma becerileri sınırlı ancak son maçta iyice ikna oldum ki kendisi kesinlikle stoper pozisyonunda daha zararlı!

Şimdi gelelim esas meseleye, yani Escude meselesine. Ersan'ın cezalı olduğu ve Veli'nin çok formsuz olduğu bir dönemde, Escude'yi stoperde kullanmak gibi basit bir formül varken neden bi tarafımızdan çözümler sıkıp Toraman'ı stoperde kullanıp defans önüne Veli'yi yerleştiriyoruz?

Bu sorunun cevabını arayan başkaları da olmuş zira Güntekin Onay'da benzer düşünceler içinde:

"Futbolcuların kariyeri tabii ki önemlidir. Ama geçmiş her şeyi yansıtmaz. Bunu da kabul ediyorum. 6 yıl boyuncu Sevilla'da Escude'yi izledim. Ama hiçbir zaman "Bu ne iyi bir stoper" demedim. Fakat tecrübeli, tekniği düzgün iyi bir oyuncuydu. Sevilla bu 6 yılında 5'inde ilk 4'e oynadı. Avrupa'da iki tane final oynadı. İspanya Kral Kupası'nda finaller oynadı. Escude, Ronaldo, Messi, Aguero ve Forlan gibi dünya çapındaki forvetlere karşı oynamış bir oyuncu. Bu oyuncu Beşiktaş'ta Ersan Gülüm cezalıyken bile oynayamayacak adam değil. Bu işin arkasında ne var? Sakat mı, isteksiz mi, Samet hoca niye oynatmıyor? Bununla ilgili mantıklı bir açıklama bekliyorum. Escude, boş adam değil. Ujfalusi ile birlikte Türkiye'deki en kariyerli stoper oyuncu Escude. Kariyer olarak Yobo'nun önünde bir oyuncu. Fransa Milli Takımı'nda ve Sevilla gibi uluslararası bir kulüpte oynamış. Niye oynamıyor? Fizik olarak hazır değil diyorlar ama Aralık ayı geldi. Hala niye hazır değil? Escude, öyle kenara atılacak bir oyuncu değil." 


Evet son derece haklı bir kıyaslama ve mantıklı sorular ancak bilmediği şu ki Toraman, hocamızın manevi evladı! Ben artık başka bir açıklamasını bulamıyorum bu sevdanın. Kendisi tribünlerin "Bu sevdadan vazgeçersek, Allah belamızı versin" sloganından etkilemiş olacak sanırım kesinlikle vazgeçmiyor! Ersan sakat, Veli formsuz ama yine de içinde Toraman olan bir çözüm üretiliyor! Senin bu gibi durumlar için aldığın ve doğru düzgün şans vermediğin bu adam bu maçta oynamayacak da ne zaman oynayacak? Allah Toraman'a zeval vermesin!!



10 Ekim 2012 Çarşamba

Bu işte bir yanlışlık var.
























Sezonun yedinci haftası sonunda on altıncı sırada yer alan Akhisar Belediye spordan sadece iki puan fazla toplamış olmak ya da Kadıköy deplasmanından eli boş dönmek zerre umrumda olmazdı birazcık ışık görebilseydik. Bu seneye ve hatta önümüzdeki senelere sportif başarıdan çok mali başarı sloganıyla çıktık ve kendi adıma bu şiardan şaştığım söylenemez. Evet elbette üst üste gelen kötü skorlar sonrası "sevinmek için sevenler" ya da quaresmasporcular yaygara koparabilir ama ortada bazı şeylerin çok yanlış cereyan ettiğini görmemenin ve buna tepki göstermemenin imkanı yok.

Bana göre bazı konularda Siyah ya da Beyaz kadar net kararlar verip, yolunu belirleyip o yoldan sapmadan yürümek gerekir. Bu noktada grilere yer yoktur, ya siyahı ya beyazı seçersin, ikisini birbirine karıştırdığın zaman griler ortaya çıkar ki onları gördükçe en başta veremediğin karar aklına gelir ve hep acaba siyah mı yoksa beyaz mı demeliydim ikilemini yaşamaya devam edersin.


Biz başta Siyah dedik, maliyetli oyuncularla yolları ayırıp öze dönecektik ve kısa vadede sportif başarı vadetmese de mücadeleci ve öğrenerek, gelişerek yürüyecek geleceğin takımının temellerini atacaktık. Sonra Siyah çok koyu geldi, biraz da Beyaz olsun diyerek bazı işler, transferler yapmaya çalıştık-yaptık ve o noktada grilere bulaştık.


Hiç ihtiyacımız yokken (yedinci hafta itibari ile bu ispatlanmıştır maalesef), yabancı bir kaleci ve zorla kendisine yer açmaya çalışılan bir stoper aldık. Kişiliksiz bir çocuğa kurtarıcı gibi kucak açtık. Şimdi de daha kötüsü kulislerde Q7 affedildi söylentileri dolaşıyor ki gerçek olmayacağını umuyorum. Oysa bizi heyecanlandıran, uzun bir aradan sonra tekrar maç sabahı kalbimizin çarpmasına neden olan doğruyu bulacağımız umudu değil miydi? Gelecek gördüğümüz, beklentimiz olan oyuncuların üzerine inşa edilen, düşe kalka ama hiç vazgeçmeden savaşarak var olmaya çalışacak bir takım olacaktık. Bu kahır senelerinde böyle teselli olup bu oyuncuların her maç şans buldukça yavaş yavaş olgunlaşmalarına tanık olup sevinmeyecek miydik? 


Burada karşımıza ufak hesaplar ve ego çatışmaları çıktı yine. İlk önce Roland Koch'un anlamsız gidişini izledik. Koşarak, rakibini bozarak toplam yetenek eksikliğini kapatmaya çalışarak var olma şansı olan takım 3 gün önce maç yapmış rakibinden daha az koşar oldu. Acaba teknik ekip bu durumu nasıl açıklayacak çok merak ediyorum. Koch'un eksikliğini hissedip pişman olan var mıdır?


Manevi evlatlar Toraman ve Uğur Boral'a yer açma çalışmaları ise sıkıntının bir diğer boyutu. Ben burada Toraman konuşmaktan sıkıldım ama kendisi ayağına gelen topları ileri şişirmekten sıkılmadı. Dönen topları toplamakta sıkıntı yaşayan takıma bir darbe de içeriden, Toramandan geliyor ve kimse bu işe dur demiyor.

Uğur Boral meselesi ise çok acı devam ediyor. İsmail'in sakatlığı devam ederken o bölge için düşünülüp alınan oyuncu hazırlık dönemi ve sezonun ilk maçı itibariyle o mevkide yapamayacağını göstermişti ancak biz ne yaptık? Elimizdeki hazır oyuncuyu (Emre Özkan) takas teklifini reddediyor diye kadro dışı bıraktık. Şu an Escude, Ersan ve Uğur dahil bu takımın devşirme olmayan tek oyuncusu o ve takımdan ayrı çalıştırılmak mecburiyetinde.

Fikret Orman yönetimi bir şeyler yapmaya çalışıyor bu belli ve daha önce de belirttiğim gibi sonuçlar ne olursa olsun ben Fikret Orman'ı sene sonuna kadar destekleyeceğim. Doğan grubu ve IMG ile kurulan birliktelik bizim en acil ihtiyacımız olan stad konusunda atılmış yerinde bir adım. Stad sorunun çözülmesi için ellerinden gelen çabayı gösterdiklerine eminim. En azından bu sorunun en büyük sorunumuz olduğunu idrak etmeleri ve mesailerinin büyük bölümünü bu işe 
harcamaları güzel. 

Ancak diğer yanda, camianın neredeyse tamamının sonucunu beklediği lanetli sekiz senenin hesabının sorulması konusunda bir gelişme yok. Ortada hala denetim raporundan bir iz de yok!

Sportif olarak bu senenin nasıl şekilleneceği, mevcut teknik kadronun kapasitesi ile orantılı takımın düşe kalka kör topal ilerleyeceği aşikar. Açıkcası teknik ekibin yapacağı fahiş hatalar dışında yenilmişiz yenmişiz bu sene benim umrumda değil. Tek dileğim; beklentinin böyle düşük olduğu ve insanların tolerans eşiklerinin bu kadar üste çekildiği bir senede saha dışındaki mevzularda yapılabilecek en fazla katkıyı yapmak ve maddi sıkıntıların aşılmasına katkı sağlayabilecek en ufak ayrıntının bile üzerine gidilmesini başarmak.

Önümüzde milli maç arası var ve takımımız Antalyada kısa bir kamp dönemine girecek. Burada inşallah sorumlular gerekli tespitleri yapar ve saha içini biraz daha güzel kılabilecek önlemler üzerine çalışırlar. Benden bir öneri; Emre Özkan kadroya geri çağrılsa ve Uğur Boral eksenli sorunların çözümünde büyük mesafe alsak fena mı olur Samet Hoca?


17 Ağustos 2012 Cuma

Vira Bismillah!






























Öncelikle; malum Havutçu ve Adalı meselesinin üzerimize serdiği ölü toprağından hala kurtulamadığımızı ve birçok arkadaşımızın sevgili Beşiktaşımızdan elini eteğini çektiğini görmenin verdiği üzüntüyü belirtmek istiyorum. Kabuslarla dolu geçen 8 senenin ardından ileriye umutla bakma şansını bulabileceğimiz bu sezonda bile yine bir burukluk ve tatsızlık var. Bu yazıda bunların hiç birine girmek istemiyorum çünkü söylemek istediğim çok şey var ve bunları yazarken bile üzüleceğimi biliyorum. Aynı zamanda uzun yazılarıma gelen şikayetleri de değerlendirip o işi ileriki bir tarihe ertelemek istiyorum (merakla beklenen "denetim raporu"nun açıklanacağı Eylül ayına).

Evet; bu yazıda Demirören, Havutçu, Adalı, Enkaz, Feda, Vefa, Quaresma kelimelerine yer yok! Bu yazı kalbi hala BeşiktAŞK ile dolu bendenizin en son 8 sene önce yaşadığı sezon açılışı heyecanını yeniden tatması şerefine geliyor! 

Büyük bir sürpriz olmazsa 2012-2013 sezonu için kadromuz şekillendi ve her ne kadar kabullenmesek de takım Samet Hoca ile hazırlıklarını tamamladı. Samet Aybaba ve ekibi Roland Koch'u göndererek ve yerine muadil bir kişiyi koymayarak büyük hata ile başladılar sezona. Sonrasında ard arda gelen transfer hamleleri ve kamplarda çok düşük kalibreli takımlarla yapılan hazırlık maçları ile gündemler değişti. 

Transferler üzerine söylenecek çok söz var ve bunlar doğru yanlış defalarca farklı mecralarda dile getirildi;

- Avrupa'da yer almayacağın, Cenk ve Beşiktaş için tamam mı devam mı senesinde yabancı bir kaleci gerekli mi?
- Avrupa'da yer almayan ve maddi darboğazda olan; Sivok-Toraman-Ersan-Atınç-Berat beşlisine sahip ve gençleşme politikası güden takım Escude'yi alır mı?
- Bütün hücum planı Fernandes üzerinden şekilleneceği bariz olan takımda onun alternatifi için transfer yapılmalı mıydı?
- Ücretinde yapılan indirime rağmen hala görece yüksek maaşlı, ana hücum planında yer bulamayacak Holosko'nun takımda kalması doğru mu?

Bu soruların benim nezdimdeki cevapları çok net, sizler de defalarca aklınızdan geçirdiniz eminim ve burada bunları irdeleyecek değilim. Sadece bu noktaların ileride dönüp bakmamız açısında bu yazıda yer almasını istiyorum.

Şimdi yavaş yavaş gelelim asıl meselemize; mevcut kadro yapısının bu pazar oynayacağımız belalı İBB maçıyla başlayan sezonda nasıl kullanılacağı. Bu tartışmayı yaparken 3 adet şablon kullanıyorum. İlk iki diziliş, hazırlık döneminde Samet Hoca'nın kafasındaki senaryolar. Son diziliş ise benim doğrularıma göre sahaya sürmemiz gereken ideal 11. Hazırlık döneminde tamamını izlediğim iki maçımız var ki bunlar da şu ana kadar oynadığımız en ciddi iki ekip; Man.City ve Kayserispor. Bu maçlardaki hava ve medyadan takip ettiğim Samet Hoca icraatları neticesinde iki alternatif üzerinde duruluyor gibi geliyor bana.




İlk şablonda gördüğünüz dizilişte büyük sıkıntılar var ama bence en büyüğü Toraman'ın daha önce defalarca denenip her seferinde de olumsuzluğu ispatlanan pozisyonu. Samet Hoca kendisinin defansif meziyetlerinden orada faydalanmak isteyecek. Bunun sebepleri net; Sivok-Escude ikilisine daha çok güveniyor ve Fernandes'i hücumun en kritik oyuncusu olarak görüyor. Dizilişteki diğer sıkıntılar Uğur Boral'ın sol bek performansı ve Veli'nin yerlerde sürünen ofansif katkısı.




İkinci şablon belki de ilkinden de riskli, burada yine Toraman'ın beceremediği bir pozisyon neticesinde iyi olduğu pozisyondan kaydırılmış bir oyuncu görüyoruz: Hilbert. Zamanında Stuttgart'ta ve geçen sezon Beşiktaş'ta bu adamın en verimli yerinin sağ bek olduğunu biliyoruz. Üstteki pozisyonunda başarılı olacak kadar ofansif meziyeti olmayan bu arkadaşımız, disiplinli savunma anlayışı ve bek ortalamasında ofansif katkısı ile bize uzun zamandır izlemediğimiz sağ bek katkısını bahşetmişti. Pişmiş aşa su katmanın manası yok! Buradaki diğer sıkıntılar yine Uğur Boral'ın pozisyonu ve takımın beyni konumundaki Veli'nin kapasitesi. Baskı altında topu ne kadar iyi kullandığını hepimiz biliyoruz!

Benim izlenimlerim Samet Hoca'nın kafasında yukarıdaki şablonlar doğrultusunda planlar olduğu. Bu iki sorunlu sistemin merkezinde ise Toraman'a yer bulma çabasının yattığını görüyoruz. Aslen stoper olan ve defalarca başka mevkiide oynayamadığını ifade eden bu arkadaşa ilk 11'de yer bulma adına diziliş katliamı yapabilir Samet Hoca. Uğur Boral ve Veli'ye yüklenen aşırı anlamlar da yine bizi sıkıntıya sokacak diğer unsurlar.




Bu son şablonda ise benim önerimi görüyoruz: Sol Bekte sürpriz isim Emre Özkan. Uğur Boral gibi devşirme değil, gerçek bir sol bek. Ofansif olarak yeterli değil kabul ama 2009/2010 sezonunda TFF 1.lig'de Orduspor ile 27 maça çıkan, geçen sezon da 18 maç ile yeteri kadar Süper Lig tecrübesi edinen bu çocuğa şans vermenin tam sırası. Boyu 1.82 ve fiziği genel anlamda İsmail'den daha iyi.

Uğur Boral'ı ise Emre'nin önünde kullanmak daha akıllıca geliyor bana. Eski formundan performanslar sergilerse delici kanat oyuncusu olarak sol tarafta katkısı büyük olur.

Sağda Hilbert ve Olcay ikilisi belki de en dengeli birliktelik olacak. Olcay hiç bir şeyi harika yapamayan ama her şeyden biraz becerebilen bir adam ve hazırlık maçlarında en çok öne çıkan isimlerden. Hilbert ile uyumu şimdiden yakaladı ve hem ofansif hem defansif katkı verebilecek bir isim.

Gelelim dananın kuyruğunun kopacağı noktaya; merkeze. Takımın en iyi oyuncusuna en zor görevi vermek zorundayız. Fernandes; futbolu bilen iki stoperden alacağı toplarla oyunu kurabilecek, baskı altına sorumluluk alabilen ve sürpriz driplingler ile rakibi delebilen yegane isim. Onun yeriyle oynamak büyük risk. 

Risk demişken belki de en büyük sürpriz Oğuzhan Özyakup'a gelelim. Arsenal sempatizanı olduğumdan kelli zamanında bir kaç rezerv lig maçı izlemişliğim var hatta bir tanesi Chelsea'ye karşı oynadıklarıydı. O zamandan beri beğendiğim Oğuzhan hazırlık döneminde beklenilenden üstün bir performans sundu. Aslında çocuk tam bir Fernandes olabilir ve ideal yeri de orası. Akıllı, temiz oynuyor, sakin ve baskı altında bir kaç hamle önceden kurguladığı plana göre top dağıtıyor. Özellikle kornerleri çok etkili kullabiliyor. Arsenal'de onlarca Fasbregas adayından biriydi ama olmadı ve şu an burada. Bence bu riske edilebilecek sezonda geleceğe dair en büyük kazanç bu çocuk olabilir ve kesinlikle Muhammet Demirci'den daha çok şans bulmalı.

İlk maçtan sonra Samet Hoca'nın planlarını görüp tekrar yazmak istiyorum ve şimdilik burada yazıyı noktalıyorum. Başarılar Beşiktaş!

19 Haziran 2012 Salı

Baş dilenci razı olsun

Dilencilik müessesesi pek saygım olan bir müessese değil. Malum sokakta gördüğümüz dilencilerin bayağı büyük bir kısmı iş yapmaya haiz görünüp, sokakta oturup dilencilik yapmaktalar. Normal dilencilerden daha az haz ettiğim bir grup ise bizim "futbol dilencileri".

Eduardo Galeano denen adamcağız Gölgede ve Güneşte Futbol'u yazıp maçlarda iyi futbol dilenen karakteri yarattığında, Türkiye'de kendine entelektüel bir kıyafet geçirmek isteyen tayfanın yapacaklarından habersizdi. İletişim çağı doğduktan sonra ağzı biraz laf yapan her üniversite öğrencisi/mezunu, futbol gibi çocukluktan beri aşina olduğu basit bir olaya okuduğu/duyduğu üç beş lafı süsleyerek bilgili görünebilecekti. Ne de olsa atıp tutmak için binlerce sayfa Descartes, Nietzsche, Kant vs. okumaya gerek yoktu. 22 tane adam top oynuyor, etrafında büyük olmayan ama göze büyük görünen bir ekonomi kurulu (bununla ilgili bkz: Soccernomics - 4. chapter), ve bunlar üzerinden altı boş felsefe yapmak kolay. 

Öyle ki, Kuper'in yazdığı Düşmana Karşı Futbol kitabının adı, yazarın koyduğu isme saygı duymak yerine, kitabın içinde geçen bir cümle ile çevrilmişti: Futbol asla sadece futbol değildir. Kendini futbol dilencisi olarak adlandıracak bir insan grubunun belki de ilk kuruluş adımıydı bu çeviri. Siz bilmiyorsunuz, aslında futbol asla futboldan ibaret değildir, biz size anlatacağız durumu vardı ortada.

Bir grup oluşurken hep önde gelen bir isim çıkarır. Dilenciler bir ara bu ismi Altan Tanrıkulu'nda aradılar, Yeni Yüzyıl'ın diğerlerinden farklı spor sayfaları hatrına, olmadı. Yiğiter Uluğ'da aradılar, o da olmadı. Sonra bir isim en azından Beşiktaşlı dilenciler arasında tuttu: Siyasal mezunu işadamı İbrahim Altınsay. 2000'li yılların başında görünümü genç, iki lafı bir araya getirebilen bir Beşiktaş yöneticisiydi. Yöneticiliği bıraktıktan sonra ulusal gazetelerde köşe yazmaya başladı. Baş dilenci olmak için doğru zamanda doğru yerdeydi. Türkiye'de (şu anda bir örneğini okumakta olduğunuz) futbol blogları sektörü 20li yaşlarındaki bir sürü kişinin dilencilikte en ön sırayı almaya çalışmasıyla patladı, ve bu sırada Altınsay idolleştirildi, eğer takım tutma konusu olmasa eminim her bir dilenci için baş dilenci haline gelecekti.

Beşiktaşlı dilenciler, her seçim öncesi baş dilenci başkan olsun diye ortalığı velveleye verdiyseler de bir sonuç çıkmadı. Altınsay neyi yönetmiş başarılı olmuştu da Beşiktaş'a başkan olmaya diğerlerinden daha haizdi o belli değildi hiç. "Adam güzel konuşuyor abi, futbol asla sadee futbol değildir" argümanından öte bir şey yoktu piyasada. Baş dilenci - herhalde dilenciliğe yakışmıyor olduğundan olsa gerek - hiç adaylığını da koymadı.

Gel gelelim 2012 geldi, Beşiktaş'ta başkan değişti. Fikret Orman, neredeyse ilk işlerden biri olarak, kimbilir kimlerin gazına geldi, Altınsay'ı tuttu Futbol Komitesine fahri üye yaptı. Görev tanımı nedir, ne yer ne içer bilinmedi pek. Eh, ben az çok kestiriyordum baş dilenciyi. Yan dilenciler gazı verdikçe, kendine Beşiktaş kongresinin ona vermediği bir görevde şımardıkça şımaracak, arıza çıkaracaktı. Ama itiraf edeyim, bu kadar erkenini beklemiyordum. "Son olarak teknik direktör konusunda bilgim ve onayım dışında adımlar atılınca görevde kalmama artık gerek duyulmadığını anladım." dedi ve gitti. Onayı alınmamış fahri komite üyesinin, vay be. Beyefendi dışardan teveccüh gösterilip atanmasına rağmen, yıllardır yan dilencilerin verdiği gazla kendini başkan sanıp dediği olmayınca istifa etti anlayacağınız.

İstifa etmesinin bu kadar net tek sebebi olduğu ise bugün ortaya çıktı, istediği teknik direktörün gelmemesi. O ismi ise bilmeyen yok, Louis van Gaal. Bu futbol dilencileri, yıllardır bu teknik direktörleri bir halt sanarlar. En büyük haltlardan sandıkları Guus Hiddink ilk Türkiye'ye geldiğinde bloglarda dilenciler total futbol şarabıyla kendilerini sarhoş edip zafer şarkıları söylüyorlardı. "Bu futbolcularla ne olacak, Guus Hiddink ne yapacak" soruma verilen cevap neredeyse kendileri bile doğmadan PSV'de aldığı Şampiyonlar Ligi, bir de nasıl olduğunu herkesin bildiği Kore'yle Dünya 4. lüğü'ydü. Türkiye rezalet bir futbolla Euro 2012'ye kalamazken, dilenciler her maçın muhteşem  taktiğini incelediler. Hiddink Hırvatistan maçında kulübeden çıkıp bir müdahale bile yapmadı. Vergimizi yedi. Gitti.

Yanlış anlaşılmasın, adamların kazandığı başarıya bok atmak bana azıcık bile düşmez. Ama başarılı olup olamayacaklarının benim gözümde belli bir ölçüsü vardır, onun da adı tek bir cümlede saklıdır: Futbol iyi futbolcularla oynanır -- ekranlarda çokça duyduğumuz ama nedense kimsenin sallamadığı bir laftır. Kafası çalışmayan çalışanların başında muhteşem bir müdür olunca iyi bir ürün beklemeyen insanlar, ne oynadığı belli olmayan futbolcuların başına bu hocaları getirerek iyi futbol göreceklerini sanıyor. Tabii bu dediğime itiraz belli. Aman da van Gaal (yahut x hoca) gençlere önem verir, Beşiktaş'a futbolcular kazandırır. Kimse Beşiktaş'a falan filan futbolcu kazandıramaz. van Gaal'in çocukları görmeye başladığı yaşta (taş çatlasın 16) o çocuğun ne oynayıp ne oynamayacağı belli olmuştur. O yaştan sonra taktik anlayış yüklenince bir çentik atar değeri ama o kadar. Messi 10 yaşında videolarını açıp internetten izlemeyi biliyorsunuz ama bunu akıl edemiyor musunuz? Tabii ki ediyorsunuz da işinize gelmiyor, onu itiraf etseniz La Masia dilenciliğiniz bitiyor. Zaten La Masia dilenciliğiniz ne Cannes'dan Zidane'ın, Brezilya'nın köy takımlarından Ronaldo'nun çıkmasını, ne aynı La Masia'dan çıkan oyuncuların neden Barcelona'da bir şey yapamazken bir anda altın bir nesil çıkmasını, ne de İspanya'dan aynı dönemde çıkan Rafael Nadal, Fernando Alonso, Basketbol Milli Takımı'nı açıklıyor. Şu kadroyla Iniesta Inter'de, Sneijder Barcelona'da oynuyor olsaydı hangisine methiyeler düzüyor olurdunuz sorusu beyninizi kemiriyor.

Beşiktaş'ın kadroda tutmak isteyeceği yıldızları ve diğer oyuncuları disiplin ile bir kadro düzenine sokup oynatacak bir hoca lazım elbet. Peki bunun adı Eriksson olunca ne oluyor? Avrupa'ya bile gidemeyecek Beşiktaş'ın milyonlarca Euro'su cebinde kalınca Beşiktaş küme mi düşüyor? Eriksson'a bir değer atfettiğimden değil de AZ yılları hariç hayatı boyunca sadece en en üst düzey kadroları çalıştırıp hepsinden de kovulmuş bir teknik direktörün Beşiktaş için nesi fazla Eriksson'dan anlayamıyorum.

Biz de döndük dolaştık kaldık Samet Aybaba'ya böylece. Bu yazı için beni tahrik eden yazı ise buna istinaden bir başlıkla çıkmış bugün Radikal'de : Samet Aybaba tercihine İbrahim Altınsay yorumu: Bu durumu gördükten sonra Eriksson'a bile razıydım diyorum. Yan dilencilerden biri öyle bir yazı yazmış ki, neler var neler:

  • Bu da gencecik oyuncularla günümüz endüstriyel futbol ortamında ismi ‘Büyük’ olarak anılan bir takım için zor, meşakkatli ama gerçekten denenmeye değer bir çabaydı. Düşünsenize genç ama pırıltılı yeteneklerle farklı bir tarih yazılabilirdi. 
          Hangi genç ama pırıltılı yetenekler bunlar, kimden bahsediyorsun?

  • Nihat Kahveci için sarf ettiği ve bence bu büyük futbol emekçisinin hiç de hak etmediği sözlerini izledik. 
          Büyük futbol emekçisi Nihat Kahveci. Dilencinin bu lafını odama poster yapmayı düşünüyorum.

  • Futbola ilişkin ahlaki yaklaşımlarım doğrudur yanlıştır bilemem ama ‘Orman yönetimi’ her şeyden ‘FEDA’ edip Biliç için kesenin ağzını açsaydı önümüzdeki sezon için gönül hanemdeki öncelikli takım Beşiktaş olurdu. 
         Sizin dilenciliğiniz tatmin olacak diye iflasın eşiğindeki Beşiktaş daha da borçlanacak öyle mi?

  • “Sağ olsun Beşiktaşının Samet Aybaba tercihi gündemi değiştirdi, maçlara yer kalmadı” dedim. İbrahim’in cevabını aynen naklediyorum: “İstersen ağzımdan yaz, bu durumu gördükten sonra Eriksson’a bile razıydım diyorum.” 

Daha alacağım kısımlar vardı ama buna söyleyeceklerimi söyleyip bitirmek istiyorum. Eriksson'a bile razıydım diyip şov yapıyorsun ya baş dilenci, yöneticilik senin gibi dışardan gelip istemediği olunca istifa etmek değil, başka faktörleri göz önüne alıp seninle aynı fikirde olmayanlarla ortak paydaya gelmektir. Madem ki Samet yerine Eriksson'a razıydın, ortalığı velveleye verip Eriksson aleyhinde kamuoyu oluşturtmayacaktın. Beşiktaş'ta sana tepeden inme bahşedilmiş bir yönetim makamını şov kürsüsüne çevirmeyecektin.

Yan dilenci sana da bir lafım var, hani espri olsun diye Samet tercihi gündemi değiştirdi, Euro 2012 maçlarına yer kalmadı demişsin ya. Hangi gündemi kim değiştirdi biliyor musun geçen hafta? 

Beşiktaş Basketbol takımının tarihi şampiyonluğu gündemini baş dilenci mentörün değiştirdi. 

Mutlusunuzdur inşallah, şimdi siktirin gidin St. Pauli stadında futbol dilenin. Beşiktaş'ı da onun için sahada ve dışarıda çırpınanlara bırakın, akıl vermeyin huzur verin.

12 Haziran 2012 Salı

Başlamadan Biten Rüyalar...



















"Enkaz Edebiyatı" yapmayı en çok hak eden yönetimde, taşın altına elini koyan bir kaç cesur Beşiktaşlı'dan biriydi İbrahim Altınsay ve birçoğumuzun tekrar heveslenip camianın göreceği güzel günleri hayal etmesini sağlamıştı. Kurtuluş reçetesinin belki de tek maddesi mali disiplinden taviz vermeden yapacağı transferleri ve gençlerin üzerinde yükselmeyi hedefleyen geleceğin Beşiktaş'ını kuracak hocayı seçecek isimdi. Efsane basketbol takımımızın üçüncü kupasını kaldırdığı günün ertesi Beşiktaş camiası yine Beşiktaşlılığını yaptı ve hiç acımadan yumruğu boğazımıza oturttu!


Van Gaal tercihinin yönetim kurulu tarafından kabul edilmemesi gösteriliyor şu an sebep olarak ve olay henüz daha çok yeni, bir geri dönüş olur mu bilinmez ama gelecek şimdi daha da karanlık bizim için.


Güvendiğin kişiye yetki veremezsen, futbol şubesinin başında düşündüğün kişinin takımın geleceğini üzerine inşa etmesini planladığı adamı seçmesine izin vermezsen kurda kuşa yem olmaya devam ederiz. Bu kadar doğru başlayan bir projenin bu kadar çabuk hüsrana yelken açmasının yarattığı üzüntüyü tarif edemiyorum. Gerçekten ümitlenmiştik ve elimizden geleni yapabilmek adına büyük şevk duyuyorduk ancak İbrahim Altınsay'dan faydalanamadan mevcut kadro ile devam etme fikri inanın hiç bir şey ifade etmiyor artık.


*Ekleme: yazıdan sonra öğle saatlerinde İbrahim Altınsay'ın yaptığı yazılı açıklamayı da tarihe not düşmek adına buraya iliştiriyorum:


"Taraftarı ve Kongre üyesi olduğum Beşiktaş'ta fahri olarak yürüttüğüm, "Futbol Takımlarının Yeniden Yapılandırılması Genel Koordinatörlüğü" ve "Futbol Komitesi Üyeliği" görevimden ayrıldım. İstifamla ilgili spekülasyonları önlemek, konuyu gündemden mümkün olduğunca çabuk kaldırmak ve kapatmak için ilk ve son kez bir açıklama yapmayı gerekli gördüm.

Göreve gelir gelmez gece gündüz çalıştık ve kısa zamanda ortaya bir "Yeniden Yapılanma Projesi" çıkardık. Beşiktaş dengeli, gelişmeye açık, dinamik, mücadeleci ve çağdaş bir takım olacaktı. Bunun için, şimdiye kadar Beşiktaş'ta verdiğinden çok alanların tasfiye edilmesi, edilemiyorlarsa "Fulya'da Düz Koşu"ya yollanmaları gerekiyordu. Teknik Direktör bu stratejiye göre seçilecek, Ümraniye ve Özkaynak Düzeni buna göre yapılandırılacaktı.
 
Projeyi uygulamaya başlayınca Başkanımızdan ve Futbol Komitesi Başkanımızdan yeterli desteği göremedim. Projeye ilişkin kuşkular ve kararsızlıklar doğmaya başladı. Son olarak teknik direktör konusunda bilgim ve onayım dışında adımlar atılınca görevde kalmama artık gerek duyulmadığını anladım. Artık bir işlevi kalmayan bu görevden ayrılmak zorunda kaldım.

Üzülerek aldığım bu kararda, komite üyesi öteki arkadaşlarımla ya da bazı yönetim kurulu üyeleri ile olan anlaşmazlıkların etkili olduğu tamamen asılsızdır. Böyle anlaşmazlıkların olduğu tamamen uydurulmuş haberlerdir.
 
"Yeniden Yapılanma Projesi"nin Beşiktaş ve ülke futbolu için tek çare olduğuna inancım tam. Bu yolda atılacak her adımda, istek olursa, elimden gelen her türlü desteği göstermeye devam edeceğim.
 
Konunun böyle kapanmasını diler, saygılar sunarım."

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Kaptan

Fikret Orman yönetiminin özellikle mali anlamda nasıl çok zor bir görevi üstlendiğinin farkındayım. Fakat geçen sekiz yılda sadece mali anlamda saçmalıklar yaşanmadı. Yönetimin saçma sapan demeçleri, çeşitli yöneticilerin karaktersiz davranışları saygınlığımıza gölge düşürdü. Bu arada takım kaptanlığı da bu yozlaşma furyasından nasibini aldı. Fener'e karşı tek maçlığına kaptan yapılan Nobre'lerden, canı sıkıldığında kendini attıran Quaresma'lara kadar birçok karaktersize Sanlı'nın, Rıza'nın, Şifo'nun taktığı pazuband verildi. Kaptanlık ayağa düştü. Ayağa düşen kaptanlığı tekrar önemli hale getirmek Beşiktaş'ın mevcut haldeki enkazını temizlemeye yönelik önemli bir harekettir. Semboliktir.

Uzun zamandan beri Ernst'in kaptan olması gerektiğini düşünüyordum. Eğer önümüzdeki sene takımda kalacaksa takım kaptanımız Fabian Ernst olmalıdır.

Not: Görseli, facebook kapak fotoğrafı boyutunda tasarladım. Bu şekilde isteyen herkes bu imajı böyle kullanabilir. Kullanmak isteyenler bloga ve bu linke referans verirlerse sevinirim.