Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2009 Salı

Kırmızı MAF


O zamanları hatırlayanlar bu formayı gördüğünde ne hissederler hiç bilemiyorum ama benim gözlerim doldu. İki post öncesinde belirttiğim ve Altay maçında ilk kez giyilip haber konusu olan forma bu olmalı. Şeklini yanlış hatırladım, umarım tarihini yanlış hatırlamıyorum.

İmajın adresi ise burası. Bu fotoğrafı buraya koyan kişinin Beşiktaş ile ilgili yüklediği diğer imajlara da bakmanızı tavsiye ederim. Hem eskiler var, hem de yeniler...

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Deplasman Forması ve Beşiktaş'ın Kırmızısı

Türkiye’de benim kuşağımdaki birçok insan TRT’de yayınlanan “Avrupa’dan Futbol” programıyla Avrupa futbolu hakkında ilk kez bilgi sahibi olmuştur. Benim hatırladığım kadarıyla program jeneriğinde çeşitli maçların ve meşaleli tribünlerin görüntüleri harmanlanıp sunulur ve jeneriğin arka planında her duyduğumda tüylerimi diken diken eden muhteşem bir parça vardı. O “dın... dın dın” diye başlayan... İtalya Ligi özet görüntülerine geçilmeden önce ise gösterilen özel jenerikte Johan Pachelbel’in “Canon in D”si eşliğinde tarihi binalar ve bir trafik polisinin görüntülerini hayal meyal hatırlıyorum. Zaman 90’ların başıydı.

“Avrupa’dan Futbol” bana sadece Avrupa liglerindeki golleri göstermedi, takımları da tanıttı bir şekilde. Takımları tanıtırken dolaylı yoldan “deplasman forması/alternatif forma” kavramı ile tanışmamda da önemli bir rol oynadı, her ne kadar bu fenomenin varlığını gerçekten kavramam biraz daha sonraki zamanları bulsa da. Mesela, Barcelona’nın Sampdoria’yı mağlup ettiği Şampiyon Klüpler Kupası Finali’ndeki turuncu ağırlıklı forması, 1993’teki Kupa Galipleri Kupası’ndaki Beşiktaş-Ajax eşleşmesinde Amsterdam’da bizimkilerin giydiği o ünlü mor forma ve İnönü’de Ajax’ın giydiği gri-siyah forma ekran karşısında şaşırmama sebep oluyordu. Manyak mıydı bu adamlar? Niye kendi renklerinden başka renklerdeki formalar ile sahaya çıkıyorlardı? Niçin Blackburn’ü bir deplasman maçında klasik lacivert-beyaz parçalı forma yerine kırmızı-siyah forma ile görüyordum? Southampton, St. James’ Park’a kırmızı beyaz ince çubuklu yerine niye sarı-lacivert çubuklu forma ile çıkardı? Anlam veremiyordum ama işte soracağım birileri de yoktu veya ben böyle bir şeye dikkat çektiğimde kimseden bir reaksiyon da alamıyordum. Sonradan kendi kendime tespiti yapmıştım. Bu takımlar, bu “tuhaf” formaları kendi sahalarındaki maçlarda değil, rakip sahada giyiyorlardı. “Deplasman forması”ydı giydikleri.

Avrupa’daki pek çok ligte ve pek çok takımda böyle bir alışkanlık var gözlemlediğim kadarıyla. Hatta pek çok takımın klasik veya zaman zaman değiştirdikleri ama yine de belli olan renklerde piyasaya sürdükleri deplasman formaları var. Örneğin, geçen seneki sarı renkli Chelsea forması kaç sezondur piyasada yoktu, ama bundan 11 sene önce Zola oynarken de vardı. Bundan başka, Arsenal’in sarı deplasman forması ise klasiktir ve çok bilinir, hemen hemen onlar için değişmez bir deplasman formasıdır. Barcelona bazen turuncuya döner, bazen de sarıya. Manchester United, gri de kullanır, lacivert de... Ajax, yeşile de döner griye de... Bu renklerin kullanılmasına ilişkin birtakım gerekçeler de var. Kimi, klübün tarihi içerisindeki birtakım olaylara, bazıları da armalardaki bazı detay renklere referans gösterilerek yapılır. Bu forma türünün asıl varoluş nedeni de aslında bellidir: Ürün çeşitlerini arttrıp, farklı müşteri zevklerine hitap etmek ve klübe para kazandırmak. Tabii ki “tarih” de bu varoluş sürecinde meşrulaştırma aracı olarak kullanılır. Neyse daha fazla uzatmayayım.

Beşiktaş’mızın da böyle bir alternatif forması mevcuttur. Bu forma için ise kabul edilen bir gerekçe ise şu tarihsel iddiadan kaynaklanıyordu. Gürel Yurttaş, 1995’te piyasaya çıkan “Kartal’ın Pençesi” adlı kitabında, klübün kuruluş yıllarındaki forma renklerinin kırmızı-beyaz olduğunu fakat Balkan Savaşı ile kaybedilen toprakların yarattığı acı nedeniyle kırmızı yerine siyahın kullanılmasının ve kaybedilen topraklar geri alınana kadar bu durumun böyle sürmesi gerektiğinin kabul edildiğini ifade etmiştir. Bu kitap çıkmadan önce de bu iddia biliniyordu ve dile getiriliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam üç sezon üst üste şampiyon olduğumuz sezonlardan birisinde İstanbul’da oynanacak bir Altay maçı öncesinde takım ilk defa kırmızı rengin de yer aldığı bir forma giymişti. Hatta formalar yetişene kadar maçın başlaması da gecikmişti diye biliyorum. O akşam haberlerde bu Balkan Savaşı gerekçeli iddiayı öğrenmiştik. O formanın nasıl bir şey olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa kırmızı ince çizgilerin yer aldığı bir çubuklu forma idi.

Resmi sitedeki tarihçe bölümünde verilen bilgiler ise bu Balkan Savaşı iddiasını yalanlıyor. Yani bizim aslında hiçbir zaman kırmızı rengimiz olmamış. Resmi sitedeki tarihçeye ilişkin bilgilerde ise Vala Somalı, Mehmet Durupınar ve Tuğrul Yenidoğan’a ait dokümanlardan faydalanılmış. Tabii ben bu konuda bir araştırma yapmayıp, yeterli kaynak okumadığımdan dolayı bir şeyler söyleyecek, iddialar ortaya atacak durumda değilim. Bu arada resmi siteye de tam anlamıyla güvenemiyorum çünkü armasında ay-yıldız olan tek klüp Beşiktaş olarak ifade edilmiş. Yanlış. Karşıyaka ve Kasımpaşa’nın armalarında da ay-yıldız vardır.

90lı yılların ortalarından 2004-2005 sezonuna kadar kırmızı formayı zaman zaman kullandık. Bu sezondan sonra kırmızı forma giymedi takım. Bu forma için “uğursuz” dendi ki tam anlamıyla saçma bir önerme. Ama post-modernizmin insanları metafiziğe, totemlere sürüklediği bir dünyada ise bu çok normal bir davranış. Ayrıca “Erkek adam renkli takım tutmaz.” gerekçesi de var ki kendince erkekliği belli bir normatif düzene sokan, sakat bir önermedir. Ama bizim lümpenleşme katsayısı müthiş hızlı bir şekilde artan toplumumuzda ne yazık ki bu tarz söylemler doğaldır, ruhumuza işlemiştir. Bu gerekçelere katılmam ise söz konusu olamaz.

İstemeden de olsa ben de para harcatan düzene alet oluyorum şu yazacaklarımla. Beşiktaş, kırmızı formayı alternatif olarak kullanmalıdır. Önemli bir gerekçe görürüz burada Türkiye Futbol Federasyonu’nun, 1952’de Yunanistan ile oynanacak maç için Beşiktaş’a milli takımı temsil etme görevini verdiğini öğreniyoruz kaynaklardan. Ayrıca şu zamana kadar da bu olayın bir benzeri daha yaşanmamış. Beşiktaş’ımız o günün şerefine atfen armasında Türk Bayrağı’nın taşıma hakkını kazanmış. Bütün bu tarihsel gerçekleri gözönüne aldığımızda kırmızı formanın sıradan bir deplasman forması olarak değil; geçmişin hatırasına, gurur duyulacak bir tarihe duyulan saygıyı sergileme açısından önem arz ettiğini düşünüyorum. Tıpkı Juventus’un, klüp kurucularının ilk belirlediği renklere karşı duyulan saygıyı ifade etmek için bir dönem kullandığı pembe deplasman forması gibi...

Yönetim, kırmızı formanın yaratacağı ürün çeşitliliği mi yoksa kırmızı formaya yer vermeyip “erkekliğe” yapılacak vurguyu güçlü bir şekilde sürdürmek mi daha fazla kar getirecek diye sıkı sıkıya hesap kitap yapıyor olabilir. Tabii son yıllarda oldukça yükselen milliyetçilik olgusunu da göz önünde tutup kırmızı formayı yukardaki tarihsel gerçeklerle süsleyip satmayı düşünmeleri ve böylece olası bir “Erkek adam renkli takım tutmaz.” tepkisine karşı meşru bir cevap vermek istemeleri de ihtimal dahilindedir zannedersem. Aslında bunu düşündüklerini ise hiç sanmıyorum. Öncelikli olarak “erkek egemen” söylemi benimseyeceklerdir. Bütün bunları yazarken de şunu belirteyim. Klübün içinden herhangi bir bağlantım yok. Dolayısıyla fikirlerimi teyit ettirebileceğim veya en azından bunlara dair ipucu niyetine sunabileceğim herhangi bir bilgi yok.

Son olarak bu formanın geçmiş yıllarda kullanılış biçimindeki bir düzensizliğe dikkat çekmek istiyorum. Rakip takımlarla renk kargaşası ihtimali olmayan çok çeşitli zamanlarda bile İnönü’de takımın kırmızı forma ile sahaya çıktığını gördüm. Kırmızı forma İnönü’de giyilmemelidir çünkü iç saha formamız doğal olarak siyah-beyaz renklerden oluşmalıdır. Bu anlamda bazı şeylerin ayrımı da iyi yapılmalıdır. Kırmızı forma ancak bir deplasman forması alternatifi olarak karşımıza çıkmalıdır.

28 Haziran 2009 Pazar

Geçmiş Zaman Olur Ki II


Yıl 2003, kasım ayının sonları. Beşiktaş'ımız ligte "Fabian Ernst" gibi sağlam adımlarla ve kendinden emin bir şekilde ilerliyor, Şampiyonlar Ligi (ŞL)'nde İnönü'de Sparta Prag'ı epik bir maç sonucu, L'Ecoles Des Champions'taki JWings-San Podesta maçında Sezar'ın "resmen" kaleye "soktuğu" kafa golü gibi anlam itibariyle "ite ite" attığı bir golle yeniyor, bütün gözler Lazio maçına çevriliyordu. Gelgelim ki, biz bu maçı beklerken İstanbul'da, Galata'da ve Maslak'ta bombalar patlıyor, bu durum üzerine haberi alan YBF'nin izbe bir köşesindeki Ekonometri sınıfı karışıyor, sınıftaki birçok kişi elde cep telefonu ile derse girip çıkıyor, hatta bazıları ağlıyordu. Bu durumdan daralan sevgili hocamız Alpay Filiztekin dersi iptal ediyordu. Uyanık İngilizler, Beşiktaş'ımız ile Chelsea'nin İstanbul'da oynayacakları ŞL maçının yerinin değişmesi için UEFA'ya yalvar yakar haldeydi. Nasıl olmasınlar ki, işlerini şansa bırakmak istemiyorlardı. İstanbul'daki seyirci baskısından yırtma düşüncesi ve güvenlik bahanesiyle yapılan ince hesaplardı bunlar. Sanki dünyanın her tarafı güvenliydi de İstanbul'a saat başı füze yağıyordu. UEFA da onların adamı olduğu için bu saçma sapan isteklerini kabul etti ve Beşiktaş, Chelsea ile İnönü yerine Almanya'da Gelsenkirchen'de Auf Schalke Arena'da (şimdiki adıyla Veltins Arena) oynamak zorunda kalıyordu.

Cezası sebebiyle İzmir'de oynadığı maçta Beşiktaş'ımız, Konya ile 1-1 berabere kalırken, bir yıl önce olduğu gibi yine bir Zafer Biryol golüne engel olamıyordu. Hafta içi Olimpico'da şimdiki gibi kağıt helva kıvamında olmayan bir Lazio maçı vardı ve onlarla daha önceki üç maçı da kaybetmiştik. İlk yarı sonunda Sergen, Güntekin Onay'ın off-the-air tabiriyle Stam'ın belinden su alıyor, Pancu, beyaz noktadan ağları görüyor, "Curva Nord" süt liman oluyordu. "Beşiktaş Beşiktaş" sesleri canlı bir şekilde Olimpico'daydı, aynen sahadaki Beşiktaş gibi... İkinci yarıda İlhan'ın altıpas civarından kaçırdığı pozisyonun üzerinden geçmemişken, Muzzi bizimkilerin aksine fırsatı kaçırmıyor ve vole-rövaşata karışımı bir vuruşla Lazio'yu maçta tutuyordu. Sonlarda Giunti'nin kendi sahasından topu alıp Pancu misali dripling yaparak bütün sahayı geçmesi babama "üffff" dedirtiyor ama Giunti'ye eşlik eden olmuyordu. Üstüne üstlük bir de sarı kart görüp "misses next match" yazısı ekranda beliriyordu. Acısı sonra çıkacaktı...

Deplasmandaki Lazio maçında rakibi zorlayan, zorlayan ama bitirişi yapamayan takımın umut veren hali, UEFA'ya kalmanın garantilenmesi ve Chelsea maçında alınabilecek iyi bir sonuçla gruptan çıkma şansımızın epey yüksek oluşu -ki mağlup olsak bile Sparta Prag-Lazio maçındaki olası beraberlik bize yetiyordu- bana gerekli gazı vermişti. Bu maç özel bir maçtı, öyle Cafe Dorm'da sandalye üzerinde izlenmezdi. TV odasında da izlenmezdi. Çünkü her daim karanlıkta sevişen çiftler ve dizi izleyen grup halindeki kızlarla gereksiz son dakika yer ve kanal savaşına girilmemeliydi. Bu maç sinema salonunda veya YBF anfide "kocaman" ekranlarda, toplu olarak ve deli gibi bağırarak izlenmeliydi. Bu maçta coşulmayacak da ne zaman coşulacaktı.

O zamanlar okul hala çok kalabalık değildi, bazı izinler alınabiliyordu. Turgay Abi ile güzel bir şekilde konuşup derdimi anlattıktan sonra maç için YBF anfiyi kullanma iznini alabildim. O dönemde tasarım dersi almanın verdiği güven ve bu işlere meraklı olmanın verdiği şevk, Beşiktaş aşkı ile birleşince yukarıdaki maç duyurusu afişini newsgrouplarda yayınlamak üzerine yaptım.

Font kullanımı dışında oldukça "kabul edilemez" bir işti bu afiş. Buna rağmen bu duyuru müthiş heyecan yarattı ve herkes o gün anfiyi doldurdu. Pancu ilk yarıda kaçırdığı pozisyon ile anfide epey küfür yemişti. Fena da gitmiyordu maç, en azından oyun dengedeydi, Sparta-Lazio maçı da berabere gidiyordu. Devre arasında Tuncay, anfinin ortasındaki merdivenlerde beliriyor, "Alen"leşiyor, anfinin sağını ve solunu bir parmak hareketiyle susturuyor ve bütün anfi hep bir ağızdan "Sevdim seni bir kere/Başkasını sevemem/Deli diyorlar bana/Desinler değişemem desinler değişemem oooooooooooo" diye bağırıyordu. Teknik elemanımız, cehennemden gelen DJ'imiz Güneş de anfideki kontrol odasında gerekli CD'yi çalıyor ve bütün anfi "Hadi Hisset" ile raks ediyor, kendinden geçiyor, coşuyor da coşuyordu. YBF anfi tarihi bir gün yaşıyordu.

İkinci yarı yine iyi-kötü giderken "bir değişken", nasıl bir değişken olduğunu gösterdi. Evet, Yasin Sülün'den bahsediyorum. Niye Giunti'nin yanında esamesinin bile okunmayacağını, niye "yedek" hatta bu camiada en fazla top toplayıcı olması gerektiğini bize gösterdi. Verdiği bir geri pas, durum itibariyle geri dönüşümü çok zor olan bir hataya dönüştü ve golü yedik, toparlanamadı takım, hayalete dönüştü, yürüyemedi ve sonra da ikinci golü yedi. Maç bitmişti ve anfi boşalmaya başlamıştı ki o uyuz eden, S.Prag-Lazio maçının sonunu gösteren minik ekran, mevcut ekranın kenarında göründü. Herkes nefesini tutmuş o maçı izlemeye başladı. Maç berabereydi ve bu şekilde biz 2. olarak Chelsea'nin ardından gruptan çıkıyorduk. Birkaç dakika vardı bitmesine ve olan oldu. Peruzzi boşa çıktı, skandal ötesi bir gol yedi. Film koptu, Prag turladı, geriye Pancu, Yasin ve Peruzzi namına ezilmiş birkaç boş kola kutusu kaldı.