2010-11 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2010-11 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir peri masalı

Bir varmış bir yokmuş. Yiğidin harman, etiğin her derde derman olduğu bir kara parçası varmış, üç tarafı denizlerle çevrili. Uzak bir adada icat edilen top tepikleme oyununu, ki adına futbol derler, çok severler, onla eğlenirlermiş.

Senelerden bir sene gelir çatar, bu futbol takımlarından birinin İlhan Ekşioğlu adında bir yöneticisi, Cemil Turhan adında bir futbol şubesi görevlisi öğlen yemeği yerlerken başlarlar espriye. 'Abi,' der İlhan Cemil'e, 'Bizim Ankaragücü maçını para versek de kolaylaştırsak ne komik olur di mi?'. Çok güler Cemil buna, çünkü bu ülkede böyle şeylerin olmayacağını herkes bilir. Cemil de der ki, 'Abi menajer bir arkadaşım var Yavuz Ağırgöl, onu arayıp bu esprini anlatmalıyım, o da çok güler buna.' Cemil Yavuz'u arar, sonra bir kahkaha bir kahkaha.

Esprisinin tuttuğunu gören İlhan, Gençlerbirliği maçı için de aynı espriyi yapar. Bu kez Gençlerbirliği'nin kalecisi Serdar Kulbilge'ye, yardımcı antrenörü Cengiz Demirel'e, bir de menajer Mehmet Şen'e yapar bu espriyi. İlhan komedinin kralı olmuştur.

Aynı takımın bir başka yöneticisi olan Şekip Mosturoğlu, İlhan'ı bir gün arar der ki 'Senin esprine seviye farklı bir boyut katıyorum İlhan, izle millet kırılacak.' Şekip yakın arkadaşı Eskişehirli futbolcu Ümit Karan'ı arar, 'Oğlum çok komik bir esprim var!' der. Ümit şüpheli yaklaşır, 'İlhan abinin maç satın alma esprisi mi, abi ona çok güldüm ya ama dinledim onu.' der. 'Yok oğlum' der Şekip, 'bu espri farklı. Ben sana para versem de, siz Trabzon maçında iyi oynasanız nasıl olur' der. Espriyi duyan Ümit, bu yepyeni bakış açısını görünce gülmeye bir başlar, derler ki halen gülmektedir.

Espri kasıp kavurmaktadır. Yine bir gün, Sivasspor yöneticisi Ahmet Çelebi bir gün İstanbul'a gelir, yolda para bulur. Çok terbiyeli olduğu için bu şehrin yeddiemini kim söyleyin de teslim edeyim parayı der. Halk, şehrin belediyesinin takımında oynayan İbrahim Akın namlı çocuğun hem futbolculuk hem şehirde yeddieminlik yaptığını söyler. Ahmet Çelebi de gider parayı İbrahim Akın'a teslim eder. O sırada muhabbete dalarlar. Esprinin popülerliğinden dem vuran Ahmet Çelebi İbrahim'e 'Oğlum düşünsene, bu parayı sana Fenerbahçe maçında kötü oyna diye verdiğimi'. Espri bambaşka bir boyut kazanmıştır, İlhan kendi takımının oynadığı maçla ilgili, Şekip kendilerini ilgilendiren maçla ilgili espri yaparken, Ahmet bambaşka bir takımla ilgili espri yaparak İbrahim'i kırıp geçirmiştir.

Ülkedeki etik anlayışı çok üst düzey olduğundan bu esprileri duyan ve yağdırmayı seven Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu, masalımızda adı geçen herkese ceza yağdırır. Her şey bir espriden ibaret olduğundan, esprilerin hepsiyle ilgili olan kulübe ses eden çıkmaz. Oy çokluğuyla.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.


Bu da mı ne? Gelsenkirchen derler adına da Türki dillerde bazen şu isimle anarlar.

Yersen kirchen.





19 Mart 2011 Cumartesi

Kaptana mektup



Tayfur kaptan,

Beşiktaş'ımızın son 2 şampiyonluğunda birinde sahada kaptan birinde kenarda antrenör olma onuruyla karşısına çıkıyorsun bu kalleş ortamın. Son 2 şampiyonluğu dediğime bakma sen, benim neslimin hayal meyal hatırlamadığı tek 2 şampiyonluk onlar. Sana bu mektubu yazmayı isteme sebebim, antrenörlükte yapabileceğin hataların sana olan sevgimi körelttiği anda dönüp bunu okumak. Hani Rıza'yı çok sevenlerin bize Anadolu takımı futbolu oynattıktan sonra o kadar da güzel anmamaları durumuna uğrama diye.

Çok efendiydin, Beşiktaş'a yakışırdın, her maça ruhunu koyardın, düz ama temiz oynardın, sahaya baktın mı işte Beşiktaş kaptanı bu dedirtirdin duruşunla Kaptan, bunları herkes bilir de herkesin bilmediği hikayeler vardır herkesin içinde.

2004 Mart'ından bir gündü, senin için belki pek önemli bir gün değildir, hatırlar mısın bile bilmem. Açıp gününü bakmakla uğraşmayacağım internetten ama Pazardı. Yahu gününü bilmiyorsun da haftanın hangi günü olduğunu nerden biliyorsun deme Kaptan. Pazarları mabetten yurda dönmek zordu; maç bitimi aceleyle o yokuşu çıkıp Taksim'de son servise binmezsen biterdin çünkü.

Tepetaklak gidiyoduk o lanet Samsun maçından beri, sahaya kartopu attık diye İnönü'de oynamamız gereken bir önceki maçımızda Kocaeli'ne sürmüşlerdi bizi. Psikolojik olarak tabana vurduğumuz o İstanbulspor maçı hani. O bahsettiğim 2004 Mart'ının Pazarı geldi sonra. Her zamanki yerimde sizi bekledim çıkın diye. Homurtuyla alkış arası bir sesle çıktınız sahaya. Alışmamıştık 2 senedir bu hallere. Şimdilerde 2. ligde olan Elazığspor rakipti, bordo formasıyla.

Maç başladı, biz bağırdık Bordolular attı, biz daha çok bağırdık yine Bordolular attı. Bitmiştik de bu kadar mı bitmiştik yahu? İkinciyi yedikten sonra tam statta homurtular başlayacakken, top ceza yayına yakın bir yerlerde sana geldi. Gelir gelmez içimden geldi, "Vur Kaptan" diye bağırdım, sen beni duymadın ama vurdun; acayip de bir gol oldu. Sen de havaya sıçradın, ben de. Beni tanısan bilirsin, konuşurken bile sesi yüksek çıkan adamım, tribündekiler bana bakıp "Vurdu be" diyorlardı. Bir Mustafa vardı bizim tribünde amigo, hala oralarda mıdır bilmem. Setin üstünden yüzüme baktı, ellerini yumruk yaptı ve güldü. Attığın golle ayağa kalkan takım da, patlamak üzere olan taraftarı güldürdü, 5 attık sonra o gece. Sonrasını sorma o senenin. Seni de baydırmış olsa gerek o sene ki ertesi sezon bıraktın tadında.

Belki sana saçma gelecek ama, ne zaman geriye düşsek aklıma bir sen gelirsin, bir de o maçtan bir önceki seneki Dinamo Kiev maçı hatrına Pancu gelir. Bu seneki oynadığımız Kiev maçlarında ne sen vardın ne Pancu be Kaptan.

Onu anladım da bana bugünden bahset diyeceğini tahmin ediyorum. Bugün Kayseri maçıyla -- muhtemelen bu sezon sona erecek -- bir maceraya başlıyorsun Kaptan. Europa'ya katılmak istiyoruz bunu biliyorsun da, asıl ne istiyoruz onu da biliyorsun. El-14 gol attığında gidip armayı öpmüştü ya. Bizim içimiz gole değil ona cızırdıyor. Gol atınca birbirilerine sarılan, armayı öpen, yenilince beraber yıkılan bir takım istiyoruz.

Bugün soyunma odasında taktiğini verdikten sonra, önce o gıpta ile baktığımız 18 kişiye o formanın değerini, sonra da yenik durumdan geri dönüşlerin o formaya aşıklara sadece futbol keyfi değil hayat aşıladığını anlat.

Bugünlerde hayli yenik durumdayız; vur be Kaptan.

17 Mart 2011 Perşembe

Sev beni diye..
























Teknik ekibimize yeni katılan Kaan Dobra'nın ve kıymetini sonradan anladıklarımızın anısına...

kaan dobra'nın takıma yeni geldiği günlerdi aşkım
off ne alakası var şimdi deyip
dinlememezlik etme, dinle bi kere.
kaan dobra takıma yeni gelmişti.
yalan söylemiyim sanırım antep maçıydı.
maç neredeyse bitmiş.
skor kesindi..
hoca maçın 89. dakikasında oyuna aldı kaan'ı
sahada herkes çok yorgundu.
bi tek kaan, civelek gibi koşuyordu sağa sola.
ben de dahil herkes güler gibi bakıyordu kaan'a.
aa kerize bak aa enerjike bak diye.
ama hoca beğendi kaan'ın performansını
diğer maçta daha çok yer verdi.
bir diğer maçta daha bi çok.
ve bugün kaan dobra, kaan dobraysa
o 89. dakika yüzündendir.
şimdi gelelim sadede.
ben de ilişkimizi kurtarmak için
89. dakikada oyuna girmiş bir oyuncu gibi
koşuyorum, çırpınıyorum.
gör performansımı diye.
sev beni diye...


Umut Sarıkaya - Gör Performansımı

16 Ocak 2011 Pazar

Şişede Durduğu Gibi Durmuyor


http://www.ntvspor.net/haber/spor-toto-super-lig/31949/reali-barcayi-ve-besiktasi-konusuyorlar

Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören... konuşmasında, "Beşiktaşlılar artık ileriye umutlu, gururlu ve keyifle bakıyor. Beşiktaş artık Avrupa'yı düşünüyor. Atletico Madrid başkanı bugün bana İspanya'da Real Madrid, Barcelona ve Beşiktaş'ın konuşulduğunu söyledi" dedi. 

Sayın başkan, anlaşılan o ki, içki yasağına karşı protesto organizasyonu bağlamında öncü bir tavır içerisinde ve bunu; haddinden fazla içerek, adeta şişeleri midesine boşaltarak bize göstermekte. Olabilir, öyle de içebilir, kimse nasıl içtiğine karışamaz.

Yalnız ortada ciddi bir problem var ki, içtikten sonra demeç veriyor ve sayın başkan bunu sık yapıyor.

Kendisine hatırlatalım da şu görseldeki garabete dönüşmesin. Yazık olur. Hem ona, hem bize...

11 Aralık 2010 Cumartesi

Geçmiş Olsun Holosko


















Bitmesin dertler tamam mı...bitmesin..

Zor Dostum Zor...

Yıllarca ülkede kariyer yapan futbolcu ve teknik direktörleri aldıkları ücretler ve bizlere göre yaptıkları katkılar ölçüsünde eleştirdik. "Bu adam bu kadar para kazanmayı hak ediyor mu?", "Günde şu kadar saat çalışan bir insan başka hangi ülke ve meslekte bu parayı alır" benzeri bir çok soruyla yüzlerce oyuncu ve hocanın altından girdik üstünden çıktık. Kimine "bu adam da oyuncu mu, ben o kadar şans alsam 5 gol 5 asist yapardım", kimine de "o oyuncuyu çıkarıp şunu alamıyorsan senin hocalığın batsın" dedik.

Vurdumduymaz oyuncular, hocalar gördük. Bencil, yeteneksiz, kibirli...bir futbol takımı için zararlı olgular hepsi..bunları da yaşadık ve tepki gösterdik ama çoğu zaman bu işin ne kadar zor, hele ki ülkemizde ne şartlarda icra edilmeye çalışıldığını unutarak tepkiler verdik.

Beşiktaşı düşünüyorum gözlerim kapalı..Yepyeni bir heyecan yaratılmış sezon başında. Bana göre çok yerinde bir hoca getirtilmiş takımın başına ve bu bir iddia üzerine yapılmış: "modern futbolun gereksinimlerini yerine getirecek bir oyun planı oturtmak". Çok heyecan verici iki büyük transfer yapılmış ve bir şekilde sezonun yarısına gelmişsin. Uefa'da devam ediyorsun ve kabul edelim ligde havlu atmışsın. Türkiye kupası da eh işte..
Kağıt üstünde Beşiktaşı hemen başarız olarak nitelendirebilirsin. Kişinin bakış açısına göre bu değişir. Bana göre Arsenal son 5 senede çok başarılıdır (bu hep yazmak istediğim ayrı bir yazı konusu inşallah ona da sıra gelecek) başkasına göre çok ciddi anlamda başarısızıdır zira son 5 senesinde kupası yoktur. Ama "aklı başında" adleddiğimiz mecralarda konuşulan ve yazılanlara tanık oldukça bu işin hakikaten ne kadar zor olduğunu daha iyi idrak ediyorum, Schuster'e ve oyuncularımıza kolaylıklar ve sabır diliyorum.

Şu an Beşiktaşı hunharca eleştiren, hocanın hocalığını, oyuncunun karaktersizliğini bırakmayan insanları da bazı gerçekleri düşünmeye davet ediyorum ve ne istediklerine artık karar vermelerini istiyorum.

Beşiktaş ortalama iki senede bir şampiyon olan bir takım mı? Bu sene şampiyon olamazsa o yüzden mi başarısız?
Beşiktaş her sene altyapıdan 3 genç yıldızı adayını takıma monte eden hocalara sahipti, Schuster o yüzden mi başarısız?
Beşiktaş her sene oyunu rakip sahaya yıkan, ağzınızdan salyalar akarak izlediğiniz "Barcelona futbolu" oynuyordu da bu ekip bu sene bunu bozduğu için mi başarısız?
Bu kadar çok sakat ve eksik oyuncunun olduğu bir kadro (bu yazıyı yazdığım esnada Holosko'nun sakatlık haberi de geldi) eldeki imkanlar dahilinde sahaya sürülen bir onbir ile oynadığı için mi başarısız?

Evet, bana göre de Beşiktaş başarısız hem de çok başarısız. Peki ama neden? ligdeki konumu, rakiplerine puan kaybettiği için mi? HAYIR!

Artık ciddi anlamda "Beşiktaş-Beşiktaşlı için başarı nedir?" sorusunu tartışıp bunun üzerine gitmek zorundayız.
Quaresma ve Guti transferleri, şampiyonlar ligi ve La Liga gediklisi bir hoca ile birleşince beklenti de artmış oldu. Yanyana bu üç ismi yazan insanlar 4. kelime olarak Türkiye kupasını yakıştıramadı kendilerine! Herkesin dilinde bir UEFA kupasıdır gidiyor. Çok net ve kalben söylüyorum; UEFA kupasını zerre kadar istemiyorum, bu sene bu kupayı alsak bile (alamayacağımızı tabii ki biliyorum) kesinlikle bir başarı unsuru olamaz.
Önümüzde çok güzel örnekler var, yine başka bir yazı konusu olmasına rağmen, yazımın son kısmına geçmeden önce değinmek istiyorum.

Galatasaray, Fulham ve Shaktar. Galatasaray ve Shaktar kupayı aldılar, Fulham finalde kaybetti. Şu soruları soralım: Fulham bu kupayı alsaydı 10 senelik planlarında ne değişecekti. Shaktar o kupayı alamasaydı kulüp şu anki seviyesinden ne kadar uzaklaşacaktı? Galatasaray o kupayı almış olmasına rağmen çok uzun süre de değil, hemen ardından hangi mantalitenin sonunda ne durumlara düştü? Bunların hepsi ayrı bir yazı hak edebiliyor ama en azından aklımdaki biraz anlatabildiğimi umuyorum.

Arkadaşlar; Şu anda bu takımı, bu oyuncuları ve bu hocayı yerden yere vurarak enerjimizi yanlış noktalara kanalize ediyoruz. Beşiktaşın şu an hala bir planı yok, projesi yok, stadı yok. Farkındaysanız sürekli bir takrara girmiş durumdayız ve formülümüz çok basit: hocayı yolla-oyuncu yolla-oyuncu yolla-bir kaç yönetici istifa edebilir arada-hocayı yolla. Bu gidişatın bize bir şey katmayacağı çok açık, tıpkı önümüzdeki acı tablo gibi: 320 milyon TL borç ve en kötüsü bunun 90 milyonunun tek bir isme olması!

Beşiktaşı annesi gibi, karısı gibi, sevgilisi gibi seven Beşiktaşlılar! Artık tek tek oyuncular üzerinden, hocanın yanlış kararları üstünden kahrolup Beşiktaşa üzülmeyi bırakalım. Bundan çok daha ciddi olan sorunlarımızı görelim. Bu takımın yeni bir stada kavuşması için elimizden geleni yapalım. 2012 Kriterlerine yaklaşabilmek adına ekonomik anlamda yapabileceğimiz bütün kesintileri yapalım. Her sezon hatta ara transfer sezonlarında bile yabancı transferi beklentilerimizi bırakalım. Alt yapıdan yetişen oyuncular yeteneksiz bile olsalar oynadıklarında garipsemeyelim, kızmayalım. Benim için futbolcunun yerlisi-yabancısı, yaşlısı-genci, altyapıdan yetişeni-transfer olanı yoktur diyelim. Fiyat-performansa bakalım ve Necip'in Ersan'ın, Ali'nin, Onur'un takımdaki konumlarını biraz da böyle, bize olan maliyetleri ölçüsünde verdikleri üzerinden değerlendirelim.

Artık boş hayalleri bırakılım, her mali kongre sonrası yüzümüze tokat gibi çarpan gerçekleri dikkate alalım ve bu takımı, oyuncuları, hocayı eleştirmeyi bırakıp büyük resme bakalım: Beşiktaş nereye gidiyor? Beşiktaşın bu plansız-projesiz-stadsız derbeder hali nereye kadar devam edecek ve buna kim dur diyecek?




28 Kasım 2010 Pazar

Geçmiş Olsun...

























Manuel Fernandes































Yeni transferimiz hayırlı olsun demekten başka bir şey düşmüyor tabii ki bize. Transferde Bernd Schuster ve Q7'nin referansları (Portekiz milli takımından) olduğu düşünülünce insanın içi rahatlıyor bir nebze . Ancak sezon öncesi planlama - yabancı kontenjanı - transfer politikası gibi bir kaç olguyla yanyana gelince alaturkalıktan ödün vermediğimizi görüyoruz yine..

Bu sene 90 dakika üç Valencia maçı izledim, ikisinde oynadı arkadaşımız. Açıkcası bu sene ilk 11'de yeri garanti olan bir arkadaşımız değil. Albelda - Mehmet Topal - Banega - Tino Costa'nın olduğu takımda ilk 11 oyuncusu olmak da kolay değil zaten. Bu sezon ŞL'de 4 (ki bunlar hep son 15 dakikalık dilimde oyuna dahil olarak) La Liga'da 7 maça çıktı (5'i ilk 11 ve 90 dakika).
Aslında La Liga'da ilk 11'de yer alıp 90 dakikayı tamamladığı beş maçın dördüne bakınca futbol karakteri hakkında önizlenime sahip olabilirsiniz: Barcelona - Sevilla - Athletico Bilbao - Mallorca. Evet arkadaşımız fazlasıyla defansif özelliklere sahip bir oyuncu. Kimse kendisinden hücumda ekstra işler beklemesin.

Bana göre bir Emre değil (bkz. Rıdvan Dilmen'le Bir Alex Değil) ama çok çok iyi bir Aurelio ve iyi bir Ernst olabilir. Hücumdaki katkısı da maximum Ernst ya da Kleberson seviyesinde olur. Bunun dışında bir de ekstra özellik; Aurelio Ernst ya da Kleberson'un yapamayacağı Stoper katkısını da yapabilir. La Liga'da stoper oynadığı bir kaç maçını da izlemiştim. Fizik dezavantajına rağmen (1.76) pozisyon sezgisinin iyi olduğunu belli ediyordu. Ayrıca korakor mücadeleden de kaçmıyor gibi. Gönlümüzden son şampiyonluktaki Ernst katkısı ya da 100.yıldaki Federico Guinti etkisi geçiyor.

"Bu adam gelince Ernst-Aurelio-Necip-Fink ne olacak!" tartışmalarını sizlere bırakıp yazının sonunu Ich Emre'den güzel bir cümle ile getirip kaçalım... "Beşiktaş bir yabancı daha getiriyor.. Yıldırım Demirören derin dondurucuyu çoktan çalıştırmıştır, bakalım kimin sözleşmesi dondurulacak."


24 Kasım 2010 Çarşamba

Medyadaki Peçete Terkler...

Geri zekalılık bedava tabii..Ülkemizdeki "Futbol Medyası"nın geçim kaynağı, stratejisi, ana akımı ve karar vericileri de malumunuz. Hal böyle olunca ortaya her gün ayrı bir pislik bırakılıveriyor. Fındık kadar beyinleri ile muhakeme yapamadan, olmayan akıllarına gelen ilk cümleleri çiziktiriveriyorlar. Aşağıda bu mühim vecizelerden son günlerdeki favorilerimi alıntılıyorum.

İlk örneğin yazarına ulaşamadım ama Zürriyet gibi büyük! bir medya kuruluşundan: Şu meşhur "60'ların futbolu" polemiğine gönderme yapacaklar akıllarınca. "1960'ta kalmışsınız" başlıklı yazıda geçen cümle:
"1959’da doğan ve 1960’da sadece 1 yaşında olan teknik adamın bu sözleri şaşkınlıkla karşılandı."
Burada bu geri zekalılığı irdeleyecek kadar düşmedik tabii ama kayıtlara geçsin, seviyenin, zeka parıltılarının nerelerde gezdiğini belirtelim (Bu arada tarih yazarlarından rica ediyorum lütfen bundan sonra yaşamadıkları görmedikleri 100-200 yıl öncesine ait olaylar üzerine yazmasınlar!! olum siz daha doğmamıştınız o günlerde neyi yazıyorsunuz??)..

İkinci örnek ise önemli bir Türk büyüğü olan Ahmet Hoca'dan geliyor: Gazetedeki yazısından alıntımız şu şekilde:
"Schuster'in Konya maçından sonraki rezilliğine ne demeli? Türkiye'de 1960'ların futbolu oynanıyormuş! Bu, komik, çocukça ve futbol cehaletini ortaya koyan bir açıklamadır.Günümüz şartlarında hangi takım 1960'ların futbolunu oynarsa en az üç oyuncusu sahadan atılır. Bunu Schuster'in beyni anlayamıyor. Oyun kuralları 50 sene içerisinde o kadar çok değişti ki; artık kanataçyo ya da sokak deyimiyle"Çanakkale geçilmez" futbolunu oynayabilmek pratik olarak mümkün değil.
Velev ki; Schuster söylediği bu saçma sözlere gerçekten inanıyor. O zaman Türkiye'ye niye geldin kardeşim? Türkiye'ye tatil planlayan bir Alman turist bile gideceği şehirdeki otelleri, restoranları, barları inceleyip gelirken sen böylesine yine senin sözlerinle demode bir futbol ülkesine neden geldin?"

Bunun neresinden tutsam elimde kalır ama yazdığı iki satır müsveddenin basımında catenaccio (katanaçyo) kelimesini bile kontrol etmekten aciz bir adamın cürreti ve hiddeti hakikaten takdire şayan!

İşte Beşiktaşlı; sağımız solumuz sobe noktasına gelmiş bulunuyoruz. Schuster babamızın oğlu değil, Schuster'i müdaffa etmekle görevli de değiliz. Biz Beşiktaş taraftarıyız ve desteğimiz sadece Beşiktaş içindir. Schuster'i beğenmezsin, nedenlerini açıklarsın ve her zaman eleştirebilirsin ancak lütfen Schuster ile ilgili konuşurken iki saniye yutkunup yukarıdaki örneklerde olduğu gibi "geri zekalı" konumuna düşmemeye özen göster..

7 Ekim 2010 Perşembe

Mal Beyanı!

"Mal Beyanı" öyle olmaz...


































Böyle olur...



























Burası Beşiktaş
Alayına Gider
Uğraşma Bizimle
Götoğlanı sözde "basın"

2 Eylül 2010 Perşembe

Guti Haz.
































"I'm gonna make him an offer he can't refuse."

10 Ağustos 2010 Salı

Uzay Yolu

Beşiktaş'ın bu sene kullanacağı formalarla ilgili görüşlerimi bildirmeden önce genel bir konuya ilişkin görüş ve düşüncelerimi özetle ifade edeyim.

Futbol takımlarının görsel kimlikleri Ortaçağ'ın kol arması geleneğinden bugünlere geliyor. Bu gelenekten gelen logolar birbirine oldukça benzeyen görsel elemanlar olduğu için klüpler açısından ortada ciddi bir "kimliksizleşme" sorunu var. Kimlik yönünden farkındalık yaratma özelliği zayıf olan bu logolarda ayrıca okunma problemleri, zayıf tipografi ve simetriye verilen aşırı önemin getirdiği "monotonluk" gibi başka tasarım problemleri de göze çarpmakta.

Mevcut kimliksizlik, forma tasarımlarına da doğal olarak yansımış durumda. Futbol takımlarının orjinal formaları yok. Mevcut formaların hemen hepsi birbirinin birer kopyası veya çok benzeri. Bu anlamda tasarım yapan firmaların ise her takıma özgün bir anlayışla forma tasarladıklarından da bahsedemeyiz. Bu firmalar, hemen her yıl belirli şablonlar üretiyorlar ve mevcut şablon üzerinde renkler haricinde herhangi bir değişikliğe gitmeden anlaşmalı oldukları klüplere forma sağlıyorlar. Böyle olunca pek çok takımda biçim olarak birbirine benzeyen formalar görüyorsunuz.

"Orjinal forma" değil ama "klasik forma" diye bir gerçek var. Zaman içerisinde pek çok takım sürekli olarak belli bir tip forma biçimini kullandığı için bir noktadan sonra bu tip formalar "klasik" olarak adlandırılıyor. Ancak görsel kimlik yönünden birbirine çok benzeyen bu klüplerin bu formaları da birbirine çok benziyor.

Beşiktaş'ın bu sezon için kullanacağı formalara baktığımızda geçen seneye göre daha sade tasarımlar görüyoruz. Tasarımlarda çoğu zaman olduğu gibi kayda değer bir özgünlük yok çünkü formalar, şekil itibariyle üretici firmanın mevcut şablonlarından birisi üzerine yapılmış.

Formaları incelerken gözüme çarpan en önemli sorunlardan birisi gövde yanı ve kollardaki çizgilerin yarattığı "kalabalık" oldu. Formalardaki sadeliği ve dolayısıyla şıklığı alıp götüren, herhangi bir tasarım işlevine sahip olmayan bu çizgiler mevcut formadan atılsaymış ortaya gözü yormayan, kalabalık etmeyen bir tasarım çıkabilirmiş. Bu problem, çubuklu forma ve siyah formada daha da "bağıran" bir durum ve gerçekten de çok rahatsız edici bir düzeyde. Siyah formanın yanındaki çizgiler de zaten çizgi olarak belli bir varlığa sahip formada kirlilik yaratıyor. Her şeyin altına bilinçli/bilinçsiz çizgi çekme eğilimi mi bu durumun oluşmasına hizmet ediyor bilemiyorum ama bunlar bir amaca hizmet etmiyor.


Çubuklu formada omuz kısmında yay şeklindeki sınırdan başlayan siyah alan uzayıp giden çubukları sınırlıyor ki ortada "giden" bir şey varken onu bu şekilde sınırlamanın çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Forma yüzeyinin az bir alanla kaplı bir yerinde tutarsız boyutta yapılan böyle bir kısıtlamanın mevcut "çubuklu" vurgusuna darbe indirdiğini düşünüyorum. Yine gereksiz bir müdahale, yine gereksiz bir öğenin eklenmesiyle mevcut kalabalıklığı arttırma durumuyla karşı karşıyayız. Forma arkasının ise düz renk olması da çubuklu vurgusuna dair tutarsız bir yaklaşım ve UEFA'nın kuralları bu anlamda benim için devre dışı.

Sadelik, "tasarım" dediğimiz olgunun ta kendisidir, özüdür. Kalabalıklık da yaratılabilir ve tercih konusu olabilir ama eğer böyle bir şey yaratılmaksa amaç, vurgu bunun üzerine yapılır ve gerçekten de kalabalık ama "net" bir şey karşımıza çıkar.

İsim ve sırt numarası için kullanılan "outline" özellikli yani mevcut şekil üzerine eklemlenmiş ve çizilmiş bir yapıdaki yazı karakterinden bahsetmezsek olmaz. Kullanılan font "Millenium" adlı bir fontun türevi, modifiye edilmiş bir hali. Bu font; bildiğimiz, çok ünlü bir dizi olan "Star Trek (Uzay Yolu)"te kullanılan fontlardan bir tanesi. Belli bir amaç ve konu üzerine üretilmiş ve haliyle kimliği olan ve konu itibariyle başka alanlarda kullanılması sorun yaratabilecek tipte bir font. Biz bir uzay gemisi değiliz, Demirören de Captain Jean-Luc Picard değil :)





Mevcut şablonun "outline" hissiyatı vermemesi de bu fontun burada kullanılma uygunsuzluğuna işaret eden bir başka gösterge. Formaların tamamı bütün saydığım sorunlar haricinde genel özellik itibariyle "keskinlik" arz eden tasarımlar ve hal böyle olunca bu font ile formanın tasarım bütünlüğü bozuluyor, formalar bayağılaşıyor ve "el bezi" kıvamına geliyor. Halbuki geçen sene kullanılan Helvetica türevi, karakter itibariyle sağlam ve stabil bir görüntüye sahip ve pek çok konuda rahatlıkla kullanılabilen bir yazı karakteri kullanılsaydı, mevcut yazı karakterinin "bozduğu" bir ortamdan bahsetmeyecektim.




Yaka arkasında "script" fontu ile "Beşiktaş" yazmanın amacı nedir merak ettim. Bakın bu tarz fontları kullanmak için o fontların kullanıldığı ve yaratıldığı konu ile içeriği iyi bilmeniz gerekir. Bu tarz bir "script" font, "Art Nouveau" ve "Victorian" stil gibi, "barok" ve "rönesans" gibi akımlar ve dönemler dahilindeki tasarımlarda kullanılabilir ki zorlarsanız belki "retro forma" tasarımında bu tarz bir yazı karakteri kullanabilirsiniz. Bu formaların hiçbiri tasarım itibariyle "eski" değil.

Sırt numaralarının dip kısımlarına küçük Beşiktaş logoları koymanın zevksizliği de apayrı bir hadise. Neyse...

Belirtilen problemler çözülmeyecek problemler değil ama şunu sormak daha önemli: Klüplerin ne zaman orjinal bir kimlikleri ve dolayısıyla buna bağlı olarak orjinal formaları olacak? 1997-1998 sezonunda ŞL için giyilen beyaz ve çubuklu formalarda sırt numaraları klüp ambleminin silüet şekli içine alınmış ve bu şekilde özgünlük yolunda bir adım atılmıştı. Gerisi gelmedi.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Sesimizi Duyan Yok Mu?

Göz göre göre adamı pazarlıyoruz, her sabah çıkan haberleri görüp kafamı duvarlara vurasım geliyor. Son haberler ürkütücü, Yunan takımlarının Ferrari için görüşmeye gelecekleri yazılıp çiziliyor. Kaliteli ve yaşı belli bir noktaya gelmiş oyuncuyu ucuza alma konusunda bizden bir kaç gömlek üstün olan bir ülke Yunanistan ve Ferrari konusunda ciddilerse bizim elit yönetim kadromuz! üçe beşe bakmaz anında bırakıverirler kapı gibi adamı.
Şu aşamada, mevcut stoper kadromuzla bu transfere onay vermek tam anlamıyla bir katliamdır, bir çuval inciri bok etmektir.





















Şu güzel görüntüyü bozmanın bi manası var mı?

Gidişat böyle olursa iki hafta sonraki durumumuz da buna benzeyecek üzgünüm...
































(bkz. gollerimi açeydim böyle iki yena getme deyeydim)

4 Haziran 2010 Cuma

Teşekkürler Mustafa Hoca


sarmışsa ruhunu dalgalar
anlatır gibi her şeyi
kalbim barışmış gözyaşlarıyla
nastasia elveda

2 Haziran 2010 Çarşamba

6+2+2+1
























6+2+2 tartışmaları daha çok yeniyken yönetimimiz her zamanki gibi herkesi ters köşeye yatırdı ve tüm bu tartışmaların, şablonların ötesinde hepsinin başına +1 kodu afedersiniz. Q7 beklerken B1 geldi anlayacağınız. Olay çok sıcak, Mustafa Denizli'nin ayrıldığını açıklaması da öyle.
Hele bir soluklanalım daha detaylı değerlendiririz. Ama sıcağı sıcağına yapacağım ilk yorum biraz iyimser de olsa şu olur ki her zaman yabancı hoca tercihi konusunda söylerim bunu: "iyi, aklı başında ve kariyerli bir yabancı hoca her zaman yabancı oyuncu transferlerine 1-0 önde başlamanızı sağlar"..
Ha mevcut durumumuzda (Büyük Başkan faktörü, büyük borç yükü ve alacaklarını tahsil edemeyen oyuncularımız) yabancı transferi kesinlikle en önemsiz gündem maddemizdir o da ayrı mesele. Bir transfer yapana kadar çözmemiz gereken o kadar çok mesele var ki...

Bu arada Beşiktaşımı da Real Madrid'den aşağısı kesmiyor yani, ha benim tosunuma!!
Sonu Del Bosque'ye benzemesin ve hayırlı olsun diyelim..