şampiyonlar ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şampiyonlar ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2009 Perşembe

4 Kasım 2009 Çarşamba

Gerçekler


Hadi itiraf edin, maçtan önce içinizde bir umut vardı değil mi? Ulan şaka maka bi gol sıkıştırsak, sonra da çılgın üçlü Sivok-Ferrari-Ernst kapanı kursa ve kurtları kitlesek diye geçirdiniz içinizden değil mi?

Maç öncesi gelen Ernst haberi zaten hayallerin dibine dinamiti bırakmıştı ama, maçın başlama düdüğü ile birlikte başlayan muazzam Wolfsburg presi adeta suratımızda tokkkaaat gibi patlamıştı. Ben uzun zamandan beri bir takımın bu kadar uzun süre, bu kadar boğucu bir pres yaptığını görmemiştim açıkcası. İkinci yarı bir ara kesilir gibi olan "Wolfsburg presi" tekrar hortladığında ise artık çok geçti..

Evet bu maçın önemi bir çok anlamda çok büyüktü: Bu sene ilk Şampiyonlar ligi galibiyetini alacaktık, tarihimizde ilk defa Şampiyonlar Ligi gruplarından çıkmanın eşiğine gelecektik vs.. ama ben açıkcası bu maçı; Wolfsburg'un beni derin derin düşünmeye iten ve kazara daldığım rüyalardan uyandıran presini gördüğüm maç olarak hatırlayacağım.

Şimdi kimse ah forvetler formsuz, uh bobo top alamadı, vah ernst oynamadı demesin, gerçekleri dökelim:

1-Futbolda fizik olarak (ister body balance diyin, ister ikili mücadelelerde ayakta kalmak diyin) en zayıf avrupa ülkesiyiz.

2-Bu bir-iki senede geliştirilebilecek bir durum değil ve bunu telafi etmek adına yapacağın tek şey olan "kondisyon" konusunda da sınıfta kalıyoruz. (Çok yorulduk biz! Ankaragücü maçını erkene alın ühühühühü)

3-Gözlerinizi kapatın: Şampiyonlar Liginde gruptan çıkmayı hak edecek orta halli bir takıma kaç oyuncu alırsınız mevcut kadrodan? (hadi oldukça iyimser olalım)

ilk 11: Ferrari-Ernst
İlk 18: Sivok-Serdar Özkan-Ekrem-Nobre-İsmail Köybaşı

Hadi şimdi herkes suratındaki tokatlarla birlikte dağılsın...

3 Kasım 2009 Salı

Sıçtı Cafer Bez Getir...


Cenabetiz
Cenabetsin
Cenabetler...
"Bağırsak Enfeksiyonu"na yakalanacak zaman mı şimdi Fabian? Hani nerde üstün Alman teknolojisi?
Sonun Başlangıcı? yazısında ne hissediyorsam, yine bir Şampiyonlar Ligi maçı öncesi aynısını yaşamak da varmış kaderde..

29 Ekim 2009 Perşembe

Şampanya Dahil Mi?


Wolfsburg maçının bilet fiyatları açıklandı ve en ucuz bilet 75 TL. Aynı gün oynanacak bir başka ŞL maçı olan Manchester United - CSKA maçında Old Trafford'taki en ucuz bilet 27 Pound (yaklaşık 67 TL). Üstelik eğer yaşlıysanız bu fiyatın yarısına orada yerinizi alabiliyorsunuz.

Türkiye ile İngiltere'nin kişi başına düşen yıllık gelir hususunda birbirlerinden ne kadar farklı olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.

Wolfsburg maçının biletine yukarıdaki gibi bir şampanya dahil mi?

22 Ekim 2009 Perşembe

Bıçağın İki Yüzü



Wesley Snipes'ın efsane üçlemesinin türkçe karşılığı: Bıçağın iki yüzü...

Ege'nin de değindiği, benim dün gece kırmızıyı görmemle birlikte aklıma çakılan durumu ifade edebilir belki.. Grafite'nin olmayışına sevinirken Martins'in; Ferrari ve Sivok'un içinden "fifa serilerindeki hızlı koşma tuşuna basılmış deli dana" gibi geçişine üzülmek..

"Zannedersem tek eksiğin..." dediğinizi duyar gibi oluyorum, evet o noktaya gelene kadar düzelmesi gereken o kadar çok mesele var ama yine de bu kart bize ayrı bir aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık durumu yaşatacak gibi...

Yeşiller ve Siyahlar Bölüm I


Maçtan önce Beşiktaş'a "acıyan", acıma hissiyatı içerisine girip bilumum terbiyesizlik ve makara yapan herkes şimdi gitsin soğuk su içsin, hatta yetmez... Soda içsin. Yetmiyorsa elimde mide hapları var. Tesirli olur.

Saha dışında gözüne gözlük isteyen, geçen sene Arsenal karşısında onsekizinden çıkamayan Fener ile bu sene Anderlecht karşısında başı dönen Sivas'ı unutan bazıları ise bir yerde maça dair şöyle buyurmuşlar:

"...en son ne zaman bir türk takımı avrupa arenasında bu kadar acz içersinde oynadı şahsen hatırlamıyorum."

Yanlış anlaşılmasın. Beşiktaş iyiydi demiyorum. Dün geceki Beşiktaş oyunun genelinde kötüydü. Noat Samisa'nın ilgili maç postuna, o daha yazıyı tam yazmadan şöyle bir yorum yapmıştım. Aynen aktarıyorum:

"Ben iyimser bakamıyorum maalesef.

Felaket ikili İbrahim Kaş ve Rüştü geçmiş maçlardan aynen rezil bir şekilde devam ettiler. İbrahim Kaş'ın Getafe'de niye kendine yer bulamadığı çok net. Bir oyuncu bu kadar temel futbol bilgisi yoksunu olabilir mi? Oluyormuş. Her maç aynı terane, her seferinde aynı hamle hataları. Wolfsburg'un sol tarafını parlattı. Yazıklar olsun... Sağımızdan yürüyerek kaç tane "gollük" orta yaptılar sayamadım. Rüştü ise her maç şöyle bir çıkayım hava alayım dercesine çıkıp ödümüzü koparmasa... Böyle giderse sıkı bir dayak yiyip "malulen emekli" olacak.

Maçın başında Wolfsburg, santraforlarını yay civarından orta çizgiye doğru çekip sürekli defansın arkasına adam kaçırmaya çalıştı. Az kalsın başarılı oluyorladı. Kasımpaşa maçında da görülen bu zaaf, basit ama çok önemli bir problem olup çözümü bulunmazsa başımızı epey ağrıtır. Bu bağlamda savunmada adam kovalatmak nasıl bir mantıktır, ciddi bir açıklamaya ihtiyacım var.

Deli, işini yapmaya çalıştı ama Wolfburg'un dümdüz sağ bekini durdurmak maharet değil, nitekim sonradan oyuna giren Dejegah epey rahatsız etti o tarafı, çok kolay çalımlar attı. Olmaz, olmaz, olmaz... İsmail Köybaşı'dır bu takımın sol beki. Sağ da Ekrem'in.

Grafite'nin atılacağını hiç sanmıyordum ki Rosetti gözünü kırpmadan onu oyundan attı. Maçta beni en çok şaşırtan şey de bu oldu.

İnönü'deki maç çok zor. Wolfsburg'un bize göre daha ciddi pozisyonları vardı. Grafite'nin olmayacak oluşu bizim stoperlere fizik mücadele bakımından uğraşacakları adam sayısının eksilmesi açısından iyi olacak, daha az boğuşacaklar. Ama Martins tam bir deplasman forvetidir. 1-0 olsun bizim olsun tarzında sabırlı oynamazsak, fena üzerler. İnönü'de önce gol yememeliyiz. Sonrası? Sonrası, Denizli'nin süreceği kadroya ve Bobo ile Nihat'ın nasıl oynayacağına bağlı. Daha doğrusu "rahatlarını" biraz bozmalarına...

Çok önce, "Cisse'yi arayacaksın, M.Demirkol da hayatının en büyük gaflarından birini yapacak" deseler inanmazdım, zira Fink rezil ötesi oyunu ile Ferrari ise Zago'nun daha iyisi bir istikrarlı performans ile devam ediyor."

30 Eylül 2009 Çarşamba

Hayaller...


Bugün bu imajı görmek istedim, çok şey mi istedim?

15 Eylül 2009 Salı

Sonun başlangıcı?

İki gündür Bursa Balıkesir Ankara arasında koşturuyorum, yorgun argın eve geliyorum, Bertan'ın güzel çalışmasını görüp ManU maçı öncesinde biraz keyifleniyorum ve gerçekten hala etkisi altında olduğum GS maçından uzaklaşıyorum..

Ama ben bir Beşiktaş taraftarıyım, gülmek, neşelenmek bana haram son yıllarda, bu gün olduğu gibi!!

"Bobo kadro dışıymış abi duydun mu?" diye bir telefon geliyor, kalbime, sırtıma, böbreklerime bıcaklar saplanmaya başlıyor..

Belki çok sinirli olduğum için ve biraz da yorgunluğun verdiği bitkinlikle yazıyorum bunları ama bu gecenin olası olumsuz sonuçları üzerine çok tartışılacak bir meselenin, çok çekilecek bir söküğün başlangıcıdır bu kadro dışı kararı..

İnşallah bilmediğim nedenler (sakatlık vb..) vardır ve bizlere, bu maçta Bobo'yu sahada görmeyi bekleyen taraftarlara mantıklı bir açıklama yapılabilir..

Aksi halde bu olay bu sezon için sonumuzun başlangıcı olabilir..

evet karamsarım, kızgınım ve üzgünüm..

Gecenin 4ünde başlık bulmak ne zormuş a dostlar...

Bu postun planını epeydir yapıyordum aslında, canavar gibi infographics örnekleri hazırlayacaktım, Kibariye'nin "Golleri sırala / Devleri Parala / Şampiyonlar Liginde Finali Arala / Dayanamam ölürüm senin uğruna / Vur artık kanarya" klibinden beri gelmiş geçmiş en iyi görsel şölen olacaktı. Gel gör ki kronik tembelliğim bu planlarımın önüne geçti ve kendimi Manchester maçından önceki gece, saat 1'de bilgisayarın başında buldum, haliyle sonuç da vasatın üstü oldu. Fakaaaat, istediğim seviyenin epey altında olsalar, muhtemelen onlarca hata içerseler, export kaliteleri yerlerde olsa da ilk maça yetiştirdim sevgili okur. Yarın iş yerinde zombi formatında varlık gösterecek olmam ise küçük bir detay, takılmayalım...








14 Eylül 2009 Pazartesi

Hadi!


Zaman, ayağa kalkıp dik durma zamanıdır.
Zaman, zafer zamanıdır.
Hadi!

27 Ağustos 2009 Perşembe

Gerçek sınav geldi çattı



Daha önce Şampiyonlar Ligi'nde neyi nasıl neden yapmamız gerektiğine değinmiştim. İlk torbadan gelen takımın pek önemli olmadığını zaten az çok biliyorduk. En önemli olan torba olan 4. torbadan en zor takımı çektik ama 2. torbadan gelen takımla grupta ilginç bir dağılım oldu.

CSKA, Beşiktaş ve Wolfsburg birbiriyle az çok denk üç takım. Gruptan çıkacak ve UEFA'ya gidecek takımı tahmin etmek çok zor. CSKA'da forvet Vagner Love hariç öyle göze batan bir oyuncu yok. Geçen sene 5-6 maçını 90 dk izlediğim Wolfsburg ise Alman usülü bir makineyle forvetleri Ceko ve Grafite'yi beslemeye çalışan bir takım.

Önceden formül olarak 4. torbadaki takımı içerde dışarda yenmeyi öğütlemiştim. İkinci torbadan CSKA gelince bu formülü, "Evindeki CSKA ve Wolfsburg maçlarını kazan"la değiştiriyorum. CSKA ve Wolfsburg deplasmanlarının en az birinden alınacak tek puan (ki 7-8 eder), hiç olmadı UEFA'yı garantiler.

Manchester'ı pek anlatmaya gerek yok, ama bu sene kan kaybettikleri açık. Kendi evinde Manchester'ı yenen bir takım çıkarsa, gruptan çıkma şansı en yüksek takım olur.

Rastgele Beşiktaş!

Yakışır Sana!!



2006-2007 sezonunda Uefa grupları için 5. torbadan Tottenham'ı çeken ekibe çok yakıştı doğrusu 4. torbadan Wolfsburg..

Önümüzdeki kura çekimine cenabet gidilmesin lütfen!!

28 Haziran 2009 Pazar

Geçmiş Zaman Olur Ki II


Yıl 2003, kasım ayının sonları. Beşiktaş'ımız ligte "Fabian Ernst" gibi sağlam adımlarla ve kendinden emin bir şekilde ilerliyor, Şampiyonlar Ligi (ŞL)'nde İnönü'de Sparta Prag'ı epik bir maç sonucu, L'Ecoles Des Champions'taki JWings-San Podesta maçında Sezar'ın "resmen" kaleye "soktuğu" kafa golü gibi anlam itibariyle "ite ite" attığı bir golle yeniyor, bütün gözler Lazio maçına çevriliyordu. Gelgelim ki, biz bu maçı beklerken İstanbul'da, Galata'da ve Maslak'ta bombalar patlıyor, bu durum üzerine haberi alan YBF'nin izbe bir köşesindeki Ekonometri sınıfı karışıyor, sınıftaki birçok kişi elde cep telefonu ile derse girip çıkıyor, hatta bazıları ağlıyordu. Bu durumdan daralan sevgili hocamız Alpay Filiztekin dersi iptal ediyordu. Uyanık İngilizler, Beşiktaş'ımız ile Chelsea'nin İstanbul'da oynayacakları ŞL maçının yerinin değişmesi için UEFA'ya yalvar yakar haldeydi. Nasıl olmasınlar ki, işlerini şansa bırakmak istemiyorlardı. İstanbul'daki seyirci baskısından yırtma düşüncesi ve güvenlik bahanesiyle yapılan ince hesaplardı bunlar. Sanki dünyanın her tarafı güvenliydi de İstanbul'a saat başı füze yağıyordu. UEFA da onların adamı olduğu için bu saçma sapan isteklerini kabul etti ve Beşiktaş, Chelsea ile İnönü yerine Almanya'da Gelsenkirchen'de Auf Schalke Arena'da (şimdiki adıyla Veltins Arena) oynamak zorunda kalıyordu.

Cezası sebebiyle İzmir'de oynadığı maçta Beşiktaş'ımız, Konya ile 1-1 berabere kalırken, bir yıl önce olduğu gibi yine bir Zafer Biryol golüne engel olamıyordu. Hafta içi Olimpico'da şimdiki gibi kağıt helva kıvamında olmayan bir Lazio maçı vardı ve onlarla daha önceki üç maçı da kaybetmiştik. İlk yarı sonunda Sergen, Güntekin Onay'ın off-the-air tabiriyle Stam'ın belinden su alıyor, Pancu, beyaz noktadan ağları görüyor, "Curva Nord" süt liman oluyordu. "Beşiktaş Beşiktaş" sesleri canlı bir şekilde Olimpico'daydı, aynen sahadaki Beşiktaş gibi... İkinci yarıda İlhan'ın altıpas civarından kaçırdığı pozisyonun üzerinden geçmemişken, Muzzi bizimkilerin aksine fırsatı kaçırmıyor ve vole-rövaşata karışımı bir vuruşla Lazio'yu maçta tutuyordu. Sonlarda Giunti'nin kendi sahasından topu alıp Pancu misali dripling yaparak bütün sahayı geçmesi babama "üffff" dedirtiyor ama Giunti'ye eşlik eden olmuyordu. Üstüne üstlük bir de sarı kart görüp "misses next match" yazısı ekranda beliriyordu. Acısı sonra çıkacaktı...

Deplasmandaki Lazio maçında rakibi zorlayan, zorlayan ama bitirişi yapamayan takımın umut veren hali, UEFA'ya kalmanın garantilenmesi ve Chelsea maçında alınabilecek iyi bir sonuçla gruptan çıkma şansımızın epey yüksek oluşu -ki mağlup olsak bile Sparta Prag-Lazio maçındaki olası beraberlik bize yetiyordu- bana gerekli gazı vermişti. Bu maç özel bir maçtı, öyle Cafe Dorm'da sandalye üzerinde izlenmezdi. TV odasında da izlenmezdi. Çünkü her daim karanlıkta sevişen çiftler ve dizi izleyen grup halindeki kızlarla gereksiz son dakika yer ve kanal savaşına girilmemeliydi. Bu maç sinema salonunda veya YBF anfide "kocaman" ekranlarda, toplu olarak ve deli gibi bağırarak izlenmeliydi. Bu maçta coşulmayacak da ne zaman coşulacaktı.

O zamanlar okul hala çok kalabalık değildi, bazı izinler alınabiliyordu. Turgay Abi ile güzel bir şekilde konuşup derdimi anlattıktan sonra maç için YBF anfiyi kullanma iznini alabildim. O dönemde tasarım dersi almanın verdiği güven ve bu işlere meraklı olmanın verdiği şevk, Beşiktaş aşkı ile birleşince yukarıdaki maç duyurusu afişini newsgrouplarda yayınlamak üzerine yaptım.

Font kullanımı dışında oldukça "kabul edilemez" bir işti bu afiş. Buna rağmen bu duyuru müthiş heyecan yarattı ve herkes o gün anfiyi doldurdu. Pancu ilk yarıda kaçırdığı pozisyon ile anfide epey küfür yemişti. Fena da gitmiyordu maç, en azından oyun dengedeydi, Sparta-Lazio maçı da berabere gidiyordu. Devre arasında Tuncay, anfinin ortasındaki merdivenlerde beliriyor, "Alen"leşiyor, anfinin sağını ve solunu bir parmak hareketiyle susturuyor ve bütün anfi hep bir ağızdan "Sevdim seni bir kere/Başkasını sevemem/Deli diyorlar bana/Desinler değişemem desinler değişemem oooooooooooo" diye bağırıyordu. Teknik elemanımız, cehennemden gelen DJ'imiz Güneş de anfideki kontrol odasında gerekli CD'yi çalıyor ve bütün anfi "Hadi Hisset" ile raks ediyor, kendinden geçiyor, coşuyor da coşuyordu. YBF anfi tarihi bir gün yaşıyordu.

İkinci yarı yine iyi-kötü giderken "bir değişken", nasıl bir değişken olduğunu gösterdi. Evet, Yasin Sülün'den bahsediyorum. Niye Giunti'nin yanında esamesinin bile okunmayacağını, niye "yedek" hatta bu camiada en fazla top toplayıcı olması gerektiğini bize gösterdi. Verdiği bir geri pas, durum itibariyle geri dönüşümü çok zor olan bir hataya dönüştü ve golü yedik, toparlanamadı takım, hayalete dönüştü, yürüyemedi ve sonra da ikinci golü yedi. Maç bitmişti ve anfi boşalmaya başlamıştı ki o uyuz eden, S.Prag-Lazio maçının sonunu gösteren minik ekran, mevcut ekranın kenarında göründü. Herkes nefesini tutmuş o maçı izlemeye başladı. Maç berabereydi ve bu şekilde biz 2. olarak Chelsea'nin ardından gruptan çıkıyorduk. Birkaç dakika vardı bitmesine ve olan oldu. Peruzzi boşa çıktı, skandal ötesi bir gol yedi. Film koptu, Prag turladı, geriye Pancu, Yasin ve Peruzzi namına ezilmiş birkaç boş kola kutusu kaldı.

27 Haziran 2009 Cumartesi

ce sont les meilleures équipes!

2009 - 2010 sezonu geldi çattı, ben de bu postla blog sezonunu açmış oluyorum. Daha dün 2000 iken ne ara 2010 geldi sorusu bir yana, bir de başımıza yeni bir nostalji etkisi yaratma sıkıntısı çıktı. Aah 80'ler, aah 70'ler demek falan kolayken, şimdi 2010'a giriyoruz da aaah 00'lar nası diyeceğiz onu merak ediyorum.

Bir sene ara verip döndüğümüz Şampiyonlar Ligi ile ilgili yazayım dedim ilk yazımı. Genelde Şampiyonlar Ligi denince Türk takımlarının etrafını bir huzursuzluk sarsa da, bir iki şey hatırlatayım.

ŞL'de son maçımızı Porto'ya Porto'da 2-0 kaybetmiştik. Grubumuzda, Liverpool, Porto ve Marsilya vardı. Evimizde Porto harici takımları yenmiştik, son maçta alacağımız galibiyetle 2. tura bile çıkma şansımız vardı (bu son maçta 2. tur şansını kaybettiğimiz 2. sefer oluyordu / Almanya'da oynamaya zorlandığımız 2003'teki Chelsea maçıyla birlikte).

Çok fazla sene geçmediği göz önüne alınırsa, o kadroyla 4. torbadan girip aldığımız 6 puanın üstüne koyabilir miyiz sorusunu kadroları ortaya koyup karşılaştırarak az çok cevaplandırabiliriz diyorum. Gelin o kaybetttiğimiz Porto maçının kadrosuna bakalım:

Rüştü - Tandoğan, Toraman, Mercimek, Üzülmez - Cisse, Tello, Delgado, Serdar Özkan, Burak - Bobo (Yedekler: Hakan - Koray, Sedef, Kaş, Kurtuluş - Higuain, Akın)

Hoop! UEFA bu kadroya ŞL maçına çıkmaya nasıl izin verdi lan? El insaf, bu kadroyla 6 puan almamız bile acayip bir şey değil mi? Bugün maltoz Burak, keko Tandoğan, ne bir lokma ekmek ne bir kızı sevmek seviyoruz seni Baki Mercimek, değil ilk 11, yedek olabilirler mi Beşiktaş'ta?

Bu kadrodan gidenlerden bir tane bile üzüldüğümüz yokken, üstün Alman teknolojisi Fabian Ernst, Filip, Sivok, Ekrem, Nihat gibi tiplerin eklenmiş olması her şeyi değiştiriyor. O zaman Ertuğrul'un dışladığı Nobre, şu anda pek tanımasak da yeni Alman domuzu Fink, G.Antep'li yeni deli sol bek İsmail, halı saha Yusuf, Erkilet güzeli Uğur da 18de yer bulacak isimler.

Ve en büyük artı, anneannelerimizin kupa törenlerini geri getirmekten başka iyi bir halt yediğini görmediğim Platini'nin getirdiği sikko ötesi ŞL sistemi sayesinde, bu sene 3. torbada yer alacak olmamız.

Mustafa Denizli (şampiyon yap bizi) olmasam da, futbolculara ilk hedefi gösteriyorum: 4. torbadan gelecek takımı içerde dışarda yenmek. O 6 puanı cebine koyacaksın, UEFA'yı garantileyip, ŞL'de üst turu, büyük takımları İnönü'de yenme yeteneğine bırakacaksın. 4. torbadaki takımlar, muhtemelen şunlar: Kopenhag, Slavia, Levski, Partizan, Wolfsburg, Standard, Rubin, Unirea. Wolfsburg ve Rubin hariç hepsini içerde dışarda rahat yenecek gücümüz var. Olay o gücü gerçeğe dökmekte. Wolfsburg ya da Rubin gelirse, onlar diğer takımların da canını yakacağından onları İnönü'de yenmek yeter zaten.

Türkiye ligine dönersek, sikmişim Türkiye ligini. Daum ilk yarı bitmeden istifa eder, Fenerbahçe'de olağanüstü kongre olur. Rijkaard sezon sonunu göremez, Cevat Güler'i de yolladılar, Arif Erdem GS hocası, Vahap Beyaz yardımcısı olur. Broos şampiyonluğa oynar, 3 hafta yenilir lazlar bunu kovar. Sivas'a ŞL 3. öneleme turunda Celtic çıkar, Celtic'te Artur Boruc, Sivas'ta herkes oruç olduğundan elenirler. Yönetim sıkıntısı yaşamazsak şampiyon oluruz yine.

Postun başlığına dönersek:



Haydi kartallarım!

(Resmi kendim yaptım, ŞL logosu UEFA'dan, kartal AE outfitters'tan alma)