7 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir peri masalı

Bir varmış bir yokmuş. Yiğidin harman, etiğin her derde derman olduğu bir kara parçası varmış, üç tarafı denizlerle çevrili. Uzak bir adada icat edilen top tepikleme oyununu, ki adına futbol derler, çok severler, onla eğlenirlermiş.

Senelerden bir sene gelir çatar, bu futbol takımlarından birinin İlhan Ekşioğlu adında bir yöneticisi, Cemil Turhan adında bir futbol şubesi görevlisi öğlen yemeği yerlerken başlarlar espriye. 'Abi,' der İlhan Cemil'e, 'Bizim Ankaragücü maçını para versek de kolaylaştırsak ne komik olur di mi?'. Çok güler Cemil buna, çünkü bu ülkede böyle şeylerin olmayacağını herkes bilir. Cemil de der ki, 'Abi menajer bir arkadaşım var Yavuz Ağırgöl, onu arayıp bu esprini anlatmalıyım, o da çok güler buna.' Cemil Yavuz'u arar, sonra bir kahkaha bir kahkaha.

Esprisinin tuttuğunu gören İlhan, Gençlerbirliği maçı için de aynı espriyi yapar. Bu kez Gençlerbirliği'nin kalecisi Serdar Kulbilge'ye, yardımcı antrenörü Cengiz Demirel'e, bir de menajer Mehmet Şen'e yapar bu espriyi. İlhan komedinin kralı olmuştur.

Aynı takımın bir başka yöneticisi olan Şekip Mosturoğlu, İlhan'ı bir gün arar der ki 'Senin esprine seviye farklı bir boyut katıyorum İlhan, izle millet kırılacak.' Şekip yakın arkadaşı Eskişehirli futbolcu Ümit Karan'ı arar, 'Oğlum çok komik bir esprim var!' der. Ümit şüpheli yaklaşır, 'İlhan abinin maç satın alma esprisi mi, abi ona çok güldüm ya ama dinledim onu.' der. 'Yok oğlum' der Şekip, 'bu espri farklı. Ben sana para versem de, siz Trabzon maçında iyi oynasanız nasıl olur' der. Espriyi duyan Ümit, bu yepyeni bakış açısını görünce gülmeye bir başlar, derler ki halen gülmektedir.

Espri kasıp kavurmaktadır. Yine bir gün, Sivasspor yöneticisi Ahmet Çelebi bir gün İstanbul'a gelir, yolda para bulur. Çok terbiyeli olduğu için bu şehrin yeddiemini kim söyleyin de teslim edeyim parayı der. Halk, şehrin belediyesinin takımında oynayan İbrahim Akın namlı çocuğun hem futbolculuk hem şehirde yeddieminlik yaptığını söyler. Ahmet Çelebi de gider parayı İbrahim Akın'a teslim eder. O sırada muhabbete dalarlar. Esprinin popülerliğinden dem vuran Ahmet Çelebi İbrahim'e 'Oğlum düşünsene, bu parayı sana Fenerbahçe maçında kötü oyna diye verdiğimi'. Espri bambaşka bir boyut kazanmıştır, İlhan kendi takımının oynadığı maçla ilgili, Şekip kendilerini ilgilendiren maçla ilgili espri yaparken, Ahmet bambaşka bir takımla ilgili espri yaparak İbrahim'i kırıp geçirmiştir.

Ülkedeki etik anlayışı çok üst düzey olduğundan bu esprileri duyan ve yağdırmayı seven Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu, masalımızda adı geçen herkese ceza yağdırır. Her şey bir espriden ibaret olduğundan, esprilerin hepsiyle ilgili olan kulübe ses eden çıkmaz. Oy çokluğuyla.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.


Bu da mı ne? Gelsenkirchen derler adına da Türki dillerde bazen şu isimle anarlar.

Yersen kirchen.





31 Mart 2012 Cumartesi

Ne Bekliyoruz?














Bu yazıyı Yıldırım Demirören'in Beşiktaşı bırakacağı kesinleştiği gün, yeni başkanımızdan ne bekliyoruz sorusunu irdeleyecek şekilde yazmak istiyordum ama araya giren iş yoğunluğu ve biraz da isteksizlik nedeniyle ancak bu gün, yeni başkanımızın belli olmasından bir hafta sonra adresi belli bir şekilde yazıyorum.

Geride adeta bir enkazın bırakıldığı, takımın maddi manevi tümüyle içinin boşaltıldığı, rekor seviyede borçlanmaya rağmen (hani diyorlar ya barcelona'nın da çok borcu varmış!) sportif açıdan neredeyse hiç bir başarının yakalanamadığı travmatik bir dönemi geride bırakmak niyetiyle yola çıkmak durumundayız. İçinde bulunduğumuz ekonomik buhranı, gelirlerimizin ipotek altına alınmış olmasını, takıma olmasa bile kulübe, camiaya adeta küsen taraftarları ve içinde bulunduğumuz dönemin global kriz koşullarını hesaba katarsak gerçekten çok zor günler bizi bekliyor.

İçinize sinsin sinmesin, kendisini tanıyalım ya da tanımayalım, daha önce Yıldırım Demirören'le birlikte çalışmış olsun olmasın; Fikret Orman'ın adaylığı bu çerçevede çok önemliydi ve benim de içinde bulunduğum bir çokları için "tutunacak bir dal" anlamına geliyordu. İbrahim Altınsay'ın da dediği gibi şartların bu kadar kötü olduğu bi durumda uçağı en azından çakılmaktan kurtarmak ve yükselişe geçiremese bile uçuyor hale getirmesi dahi bizim için şu an çok önemli. İşte bu nedenle Fikret Orman'a şu aşamada destek olmalı ve en azında bir süre yapmaya çalıştıklarını anlayana kadar elimizden gelen katkıyı sağlamalıyız.

Peki uçurumun kıyısındaki Beşiktaşı düzlüğe çıkartmasını umduğumuz başkanımızdan ne beklemeliyiz? Etrafta uçuşan o kadar çok düşünce, o kadar farklı temenni ve beklenti var ki, artık allak bullak olan zihinlerin biraz sakin kafayla düşünmesini sağlamak lazım ve ekonomik kalkınma eksenli stratejik plan ile akılcı ve mantıklı bir yönetim için yapılması gerektiğine inandıklarımızı tartışmalıyız.

Kafamızı kaldırıp biraz dışarıya baktığımızda Beşiktaşın bu durumunun ne ilk ne de son olmayacağını anladığımız bir çok örnekle karşılıyoruz. Çeşitli nedenlerden ötürü yakın zamanda Juventus'tan Benfica'ya Borussia Dortmund'dan Glasgow Rangers'a bir çok Avrupa devi benzer senaryolarla karşılaştı ve bir çoğu hala büyük mücadele içinde. Bu takımların genelde ekonomik sıkıntılar nedeniyle düştükleri krizlerden kurtulma yolunda attıkları adımların incelenmesi bence yapılacak işlerin başında geliyor. Global senaryoların lokal durumlara uyarlanması her zaman doğru sonuç vermese de bir çok ülkede futbol ekonomisi denklemini oluşturan parametreler benzer ve denkleme yakın ağırlıklarda etki ediyorlar. Yazının sonunda linkini bulabileceğiniz Bağış Erten'in tam bir sene önce yazdığı Borussia Dortmund incelemesi* bizim için önemli ip uçları barındırıyor. Tamamını okumanızı önerdiğim bu yazıda özetle ne anlatılmak isteniyor ve biz önümüzde kanlı canlı duran bu örnekten neler çıkarmalıyız?

2002 senesinde kazandıkları lig şampiyonluğu ve UEFA kupası finali oynamanın verdiği güvenle borsaya açılan, şampiyonlar ligi gediklisi olma hayali ve o kanaldan gelecek olası kaynaklar üzerine kurulan şişirilmiş bir bütçe ve yüksek maaşlı transfer harcamalarının başını çektiği ağır ödeme planı sonucu Dortmund kulübü çok değil iki sene içinde stadını satan bir takım haline gelmişti. Dibi gördüler, tireyip kendilerine geldiler ve inanılmaz katı kurallar ile önce bankalar nezdindeki çok kötü imajlarını, borçlarını düzenli kapatarak çözdüler, sonra stadlarına geri kavuştular. Pek para getirmese de sattıkları büyük isimli oyuncuların yerine alt yapıdan olsun olmasın düşük maaşlı oyuncular koyarak yollarına devam ettiler ve şu an bulundukları konuma kadar geldiler. Tabii buraya kadar gelirken dört sezon boyunca lige 7.lik ve 13.lük arası gezindiler. Bu masal gibi gelen hikayenin rakamlarla desteklenmiş ayrıntıları için yazının tamamını okuyabilirsiniz.
Şimdi dönelim Beşiktaşa ve bizce yapılması gerekenlere.

Bahsedecek çok konu var ama bence en önemlilerine madde madde değinerek beklentilerimi özetlemeye çalışacağım.

- Hesap Sormak: Fikret Orman dahil olmak üzere bundan sonra başkanlık koltuğuna oturmak isteyeceklere örnek olması amacıyla da eski yönetim kurulundan hesap sorulması, sağduyulu Beşiktaş taraftarlarının en büyük beklentilerinden biri. Ortada resmen kulübü kendisine borçlu göstererek koca bir camiayı tehdit eden, bu tehdit sayesinde üst üste seçimler kazanan bir başkan ve ehil olmadığı konularda çok kötü kararlar alarak kulübü her açıdan geriye götüren bir yönetim kurulu var. Dünyanın neresinde hangi sektörde olursa olsun bu ekipten bu işin hesabı sorulur, Beşiktaş niye bu faicaya seyirci kalsın? İzansın harcanan, peşkeş çekilen gelirlerin hesabını mutlaka sorumluları vermeli, Beşiktaş taraftarı değil!

- Finansal Reform: Kredi kullanmadan kısa ve orta vadede ilerleme kaydedemeyiz. Ancak şu an kredibilitemiz o kadar kötü seviyedeki ki çok fahiş faiz oranları ile rica minnet kredi alır durumdayız. Bir kuruşun bile çok önemli olduğu şu zamanda olası her gelir ivedilikle bankalara olan borçlarımızı disiplin altına alıp eritme yolunda kullanılmalı iki ilerideki dönemde daha makul krediler kullanıp ondan sonra mali açıdan kendi ayakları üzerinde bir bütçe yaratmaya çalışalım.

- Küçülme - Öze Dönüş Efsanesi / Hikayesi: Seçim öncesi ve sonrası dile gelen ve çok spekülasyona maruz kalan konulardan biri de buydu. Yok efendim kulüp küçülemezmiş, yüz kusür yıllık mazisi olan tarihi çınar büyüyerek yoluna devam etmeliymiş. Küçülmekten ne anladığınızı bilmiyorum ama vermeden almak diye bir şey yok artık. Amatör şubelerin kapatılmasından bahsetmiyorum zira bu camianın önemli görevlerinden biri de bu şubelerde var olup ülke sporuna katkıda bulunmak. Açıkcası kapanmış bir voleybol şubesindense ikinci ligde mücadele eden bir voleybol takımı arzularım. Küçülmek derken yine pastanın büyük kısmını işgal eden futbol takımının görece küçülmesinden bahsediyorum ama bunu yaparken de romantiklerin rüyalarındaki "sürün sahaya 11 alt yapı oyuncusu" heyecanına kapılmıyorum. Beşiktaşın önceliği şu sıralar medyada yer aldığı gibi ne teknik direktördür ne de yabancı kalecidir. Her kuruş harcama karşımıza borç olarak dönerken kimse yerli yabancı teknik direktörden bahsetmesin. Beşiktaşı şu an düzlüğe çıkaracak şey kaliteli teknik direktör ve oyuncudan çok kısılmış harcamalardır. Bu nedenle önümüzdeki seneler sportif başarı beklentisinden uzak, alt yapı oyuncuları ile desteklenmiş düşük maliyetli az sayıda yabancı oyuncu ile oluşturulacak bir takım ve bu takımı motive edip bir sistem takımı haline getirebilecek (yerli yabancı farketmez) bir hocaya yönelinmelidir. Bunun için yine çok uzağa gitmeden Bundesliga'dan Lucien Favre, Mirko Slomka ve Jürgen Klopp gibi isimlerin bütçeleri ve sistemlerini incelemek gerekir.

- Maç Günü Gelirleri - Stad Projesi: Beşiktaşın şu an elle tutulur tek gelir kaynağı yayıncı kuruluşun ödemeleri olarak gözüküyor. Sadece bu kalem üzerine sağlıklı bir bütçe inşa etmek imkansız. Stadyumun yenilenmesi çok elzem olmakla birlikte hala belirsizliğini koruyan bir konu. Yeni stad yapılsın ya da yapılmasın maç günü gelirlerini arttırmak zorundayız. Taraftarın tekrar maçlara çekilmesi, "Wir zind Borussia" gibi bir kampanya ile camianın gerçek sahiplerinin takıma sahip çıkmasını sağlayarak önümüzdeki sezon kısa vadede iyi bir kaynak yaratabiliriz. Kombine satışında tarihimizin en kötü sezonunu şaka gibi bir rakamla geride bıraktık. Bu başarısızlıkların nedenlerini iyi araştırıp tribünlerle kavgalı durumdan çıkıp iç barışı sağlayarak taraftarların maddi desteğini de arkamıza almalıyız.

- Ek Gelir Kaynakları Yaratmak: Kartal yuvası faciasını bir an önce bitirip, profesyonellerin müdahil olacağı bir yapılanma ile kulübe nakit akışı sağlayacak yeni bir perakende ağı oluşturmalıyız. Beşiktaş taraftarından bir Fenerium başarısı beklemesek de şu anki gelirlerin çok daha üzerinde bir katkı sağlayabiliriz. Ayrıca hala düzgün bir şekilde hayata geçmemiş taraftar kart projesi yine tamam mı devam mı sezonu olacak önümüzdeki senede bize nakit katkısında bulunabilir.

- Profesyonellerden Yardım Almak: Bundan kastım Mendez gibilerinin oyuncağı olmak değil, yönetim kurulunu oluşturan ekibin kendi içinde doğru iş bölümü yapmasıdır. Sırf Beşiktaşı tuttuğu için yönetim kuruluna giren ama üç koyunu bile güdemeyecek yeteneği olmayan insanlardansa Fenerbahçeli, Galatasaraylı profesyonellerin kulüp içerisinde görev almasını tercih ederim. Belli ki; futbol şubesinde, medya ve kamuoyu ilişkilerinde, finansal yönetimde ve ticari yatırım organizasyonlarında büyük eksikliklerimiz var. Yönetim kurulunda olsun olmasın bu konuda bize yardımcı olabilecek herkesden yardım alabilmeliyiz, beşiktaşlıydı değildi komplekslerine girmeden.

Yazıyı daha fazla uzatmadan, bu kaotik dönemde elini taşın altına koyan yeni yönetim kurulumuza teşekkür edip, yukarıda saydığımız kritik konular hakkında atılacak adımların takipçisi ve destekçisi olacağımızı belirtirim.
Kulübü düzlüğe çıkarmanın en kritik noktası mali yaptırımlar ve Fikret Orman'ın bu konuya ivedilikle eğileceğini tahmin ediyorum. Umarım camiadaki cahillerin eleştirilerine ve kulübün en ücra köşesine kadar sinmiş eski başkanın şakşakçılarının engellerine takılmadan kendi programlarını uygulayabilirler.

Zaman kaçma zamanı değil, Beşiktaşa sahip çıkma zamanı!

*http://goo.gl/MDNXA

3 Şubat 2012 Cuma

Biri diyor Çanakkale Boğazı diğeri anlıyor...



Teşekkürler Güntekin Onay, ne yazık ki senin gibi Beşiktaşlıların sayısı çok azaldı.

27 Ocak 2012 Cuma

Rıdvan Akar'ın Forza'da Sansürlenen Yazısı

Bu güzel yazı Forza'da sansürlenmiş. Aferin(!)

"Beşiktaş taraftarı olarak bizler kendimizi Çarşı olarak bilinen o büyük şemsiyenin altında hissederiz. Zira Çarşı pek çok konuda bizim adalet ve vicdanımızla örtüşen bir duruş sergilemiştir. Bunun son örneği Van için gösterilen duyarlılıktı.

Ancak saygınlık zor kazanılan ama çabuk kaybedilen bir haslettir.

Çarşı’nın Pluton’dan Eto’o’ya, nükleer santralden Hasankeyf’e kadar pek çok konuda gösterdiği hassasiyeti kendi “varlık nedeni” ile yani Beşiktaş ile de göstermesini beklemek hakkımızdır.

Eğer sevdalısı olduğunuz kulubün başkanı şike soruşturması sürecinde Fenerbahçe’yi kurtarmayı kendisine görev edinmişse, eğer sevdalısı olduğunuz kulübün başkanı doğruları dile getiren -geçmişten beri dost olduğumuz- Altay kulübünün başkanına “otur, haddini bil” demişse ve en beteri de sevdalısı olduğunuz kulübün başkanı “Fenerbahçemiz” sözcüğünü böylesine keyfiyet içinde kullanabiliyorsa, Çarşı’nın da bir tepki göstermesini beklemek hakkımızdır.

Aksi takdirde “Çarşı’nın neye karşı” olduğunu sorgulamaya başlarız ki o takdirde Çarşı’yı “asi” yapan o A mahsun kalır...

Kusura bakmayın arkadaşlar, geçmişte çokça sorgulanan ve sizleri de çok rahatsız ettiğini bildiğim, “Çarşı–yönetim” iddialarını boşa çıkarmak içir tarihi bir fırsat elinizdedir. Bu fırsatı harcamamanızı tavsiye ederim.

En azından o Denizli maçında dayak yiyen Beşiktaşlılar için isterim.

Benim duruşum ise şudur: Statta iki elimi havaya kaldırır ve çapraz sallarım:

YETER DEMİRÖREN!"


http://subjk.blogspot.com/2009/10/kimliginiz.html

16 Ocak 2012 Pazartesi

Beşiktaş Forvetleri

Alican'ın verdiği fikirle Bursa maçından sonra böyle birşey yapmaya karar verdim, bir iki saat içinde yapıp bitirdiğimden çok kaliteli olmadı ama genel olarak bir fikir verir. Sene sonunda (veya play-off'dan önce) daha kallavisini yaparım inşallah.


8 Ocak 2012 Pazar

İnönü Bizimdir...


Not: Gerçek boyutlu hali (1920x1200) için imajın üzerine tıklayınız.

15 Aralık 2011 Perşembe

Estabilidade
























Trabzonspor maçı sonrası bir dahaki yazı için açıkcası dün akşam oynanan Stoke City maçını bekleme kararı almıştım bir çok tedirginlikle beraber. Zira önümüzde üçü deplasmanda olmak üzere 5 tane sıkı maç vardı ve bu maçların ikisi Avrupa Ligindeki kaderimizi belirleyecekti. Daha önce de bahsettiğim gibi play-off sistemi nedeniyle bu sıkışık takvim içinde lig maçlarında yaşanabilecek kayıplar bana çok bir şey ifade etmediği için bu tedirginliklerin büyük çoğunluğunu Avrupa Ligi maçları oluşturuyordu.

Bizi bekleyen tablo ürkütücüydü; saha kapatma cezamız sonucu bir nevi deplasmanda oynadığımız Orduspor maçını da sayarsak sırasıyla Maccabi Tel Aviv, Orduspor ve Manisaspor deplasmanlarından sonra İBB ve Stoke City maçlarına çıkacaktık ve Trabzonspor maçının son çeyreğinde fizik olarak ciddi sıkıntı sinyalleri veren takım bu ağır fikstürde ne yapabilir tedirginliğini yaşıyorduk. Bu gün 15 Aralık 2011 ve bu yazıyı tahminimin çok üzerinde bir mutluluk duygusuyla yazıyorum. İki avrupa kupası maçı kazanılmış, grup lideri olarak Stoke city ve Dinamo Kiev gibi
kalburüstü takımlar ekarte edilerek birinci torbaya eklenmiş olarak son 32 eşleşmesini bekliyoruz. Ligde ise alınabilecek potansiyel dokuz puanın yedisi alınarak lider ile puan farkını üçte tutup onbeşinci haftayı kapatmışız.

Bu tartışmasız bir başarıdır ve uzun bir aradan sonra Beşiktaşlıları salt futbol düşünmeye sevk edici bir güzelliktir. Yazının esas amacı olan başarının nedenleri ve en önemlisi sürdürülebilir olup olmadığı konusunun irdelenmesine geçmeden önce rüya gibi geçen bu beş maçlık seriyi kısaca anımsamak lazım:

Maccabi tel Aviv: Q7'nin mucizevi son dakika golü dışında bu maçta aklımızda kalan tek şey Hilbert'in takım için ne kadar kritik bir oyuncu olduğuydu. Sanki Trabzonspor maçında doksan dakika sahada kalmamış gibi diri ve tüm ikili mücadelelerde ayakta kalan isimdi. Bizim adımıza tek olumsuz konu İBB maçında da yaşadığımız ve benim adını "Gençlerbirliği Sendromu" koyduğum öne geçilen maçı kopartamayıştı. Bunda oyuncu değişikliklerinde sezon başından beri konuştuğumuz geç kalmanın etkisi de vardı. Q7'nin sıradışı performansı olmasa belki de bu seri daha başlamadan bitecekti. Sevindirici diğer gelişme de Q7'nin bir takım kaptanı gibi davranmaya başlaması, sorumluluk alması ve hırsını-öfkesini kontrol altında tutup üzerine oynanmasına rağmen kırmızı kart tuzağına düşmeden maçı bitirmesiydi.

Orduspor: Stoke City maçının provasını yaşadığımız bir maçmış aslında geriye dönüp baktığımızda. Simao ve Q7'nin eksikliğinde Veli ve Holosko'nun ofansif yetersizliğini yaşadığımız bir maç oldu. Sevindirici gelişme Necip'in altı hafta öngörülen sakatlığından üç hafta sonunda gayet iyi bir şekilde dönmesi oldu ki bu seride kendisinin de büyük katkısı vardır. Fernandes'in iyice "bu takımın patronu benim" mesajını verdiği ilk maç olarak hatırlayağımız bu karşılaşmada kendisi duran top ustalığını çok net gösterdi ve harika bir gol attırdı. Takım savunmasında yine üzerine koyarak ilerlediğimiz halde ofans olarak orta sahamızın Fernandes dışında yine efektif olamadığını gördük.

Manisaspor: Puan kaybı beklenilmesine karşın bu kadar rahat kazandığımız bir başka maç hatırlamıyorum bu sene. Bu maça kadar ligin en az gol yiyien ve düzgün bir takım savunma modeli ortaya koyan Manisaspor'a deplasmanda dört gol atmak büyük sürpriz oldu. Mustafa Pektemek'in Ryan Giggsvari golü ne kadar doğru bir transfer olduğunu bir kez daha gösterdi. En büyük hadise belki de Q7'nin sakatlığı oldu ve maç sonu gelen 3-4 hafta sahalardan uzak kalacak raporu İBB maçının stres seviyesini bir kat daha arttırdı.

İBB: Beklenen oldu ve Q7'nin yokluğu ve Stoke City tedirginliği ile zihinsel olarak maça zayıf çıkan takım yine Gençlerbirliği Sendromuna yakalanıp içeride iki puanı bıraktı. Şahsen aklım ve kalbim deli gibi Stoke City maçıyla meşgul olduğu için bu maça dair hiç bir şey kalmadı bende.

Stoke City: Dananın kuyruğunun Simao'suz ve Q7'siz koptuğu maç! Bu maça ayrı bir yazı yazmak lazım zira çok fazla şifre barındırıyor içerisinde. Yoğun maç tempsosu ve şike skandalında gelinen tahliyeler noktası ile fiziksel ve zihinsel olarak allak pullak bi durumda olan takımın tırnaklarıyla kazıyarak aldığı galibiyet. Fuller'in şans golü
ve ardından Egemen'in geri pası ile yaşanan klasik "Beşiktaş Cenabetliği" ile kalp krizi geçirme eşiğinden, halıda diz üstü Mourinho kayışı yapmaya varan büyülü süreç.

Ben düşünürken, yazarken yoruldum, bu çocuklar oynarken yorulmadılar ve bizlere bu sevinci yaşattılar. Herhalde ödül olarak en fazla istedikleri şey kısa bir tatildir ama maalesef bu pazar Samsunspor maçımız var. Peki sezon başında kaosun eşiğindeki takım nasıl oldu da bu performansı gösterdi? Tesadüf mü yoksa bilinçli bir ilerlemenin ürünü mü? Öncelikle şunu söyliyeyim ki karıştırdığımız düşünülmesin; Kulüp ve camia olarak hala büyük bir kaosun içindeyiz, her şey güllük gülistanlık değil ve bunun başını mevcut yönetimin ekonomik felaketleri çekiyor. Burada bahsettiğim sadece bu işin belki de dörtte birini oluşturan futbol takımımız. Benim Beşiktaş kulübü ve camiası adına düşüncelerim dört sezondur aynı ve git gide karamsarlaşıyor bunu unutmayalım.

"Estabilidade" (eğer google beni yenıltmıyorsa); kararlılık, istikrar ve denge anlamlarını alabileceğimiz Portekizce bir kelime. Yıllardır Premier Lig klüplerine bakıp, Alex Ferguson, Arsene Wenger hikayelerine öykünüp rüyasını kurduğumuz terim. Biz bunu teknik direktör anlamında olmasa da kadro yapısı ve sistemi olarak ufak ufak
dillendirmeye başlıyoruz.
Evet; bu takımın artık bir şablonu var, bu takımın artık bir omurgası var. Bu takımda bir birini tanıyan, kimin ne zaman ne yapacağını anlamaya çalışan bir oyuncu grubu var. Bu takımda artık elini taşın altına koyan, arkadaşının çaresizliğini onun yüzüne vurmak yerine, arkadaşına yardımcı olmaya çalışan isimler var. Artık sahada joga
bonito'culuk oynamaya çalışan atletler yerine bir takım olmak için çabalayan yenetekli futbolcular var. Hatalarından ders çıkaran, kibire teslim olmadan çalışarak bir şeyler ispatlamaya çalışan hırslı ve öğrenmeye açık bir teknik ekip var. Bu teknik ekip ve oyuncu grubu çok kritik bazı müdahaleler ile takımı bu seviyeye taşıdılar:

* Beşiktaşın artık gerçek "bek"leri var: ismail ve Hilbert'in eksik olduğu çok konu olabilir ama bir bekten beklenen eşit oranda defans-ofans katkısını yıllardan beri iki kanattan bir arada görememiştik. Bu iki isim büyük bir disiplin içinde sade oyunlarıyla takımın hücumcularına +1 +2 olarak eklenirken geri dönüşlerde hiç
şikayet etmeden ileri üçlünün açıklarını kapatıyorlar.

* Beşiktaş artık "on numara" esaretinden kurtuldu: Burada lafımın Guti Hazretlerine gittiği düşünülmesin, haşa! Burada anlatılmak istenilen; galibiyet için bir maestro ya da bir "on numara"ya muhtaç olunduğunu düşünen zihniyetin yanılgısıdır. Bizim artık NEF'imiz var! Necip-Ernst-Fernandes üçlüsü hep hayalini kurduğumuz Box-to-Box
orta saha olgusunun Beşiktaş şubesi oldu. Skora katkıları hala ciddi derecede az olsa da son beş maçlık seride Fernandes önderliğindeki kıpırdanma ilerisi için umut vaadediyor.

* Beşiktaşın artık bir omurgası var: Omurganın başlangıcı, belki de en kritik noktası stoperlerimiz artık uyumlular. Orta sahamızda kuvvetli bir blok oluştu ve ileri uçta Mustafa Pektemek esnek futbolcu karakteristiği ile merkez ya da uzak forvet görevlerini yerine getirebiliyor. Sivok-Ernst-Fernandes-Mustafa omurgası yıllardır
özlemini duyduğumuz Ronaldo-Giunti-İlhan Mansız omurgası ile beraber anılır oldu.

Bu olumlu gelişmeler üzerine bir de beklentimiz olan kaliteli isimlerimizin sakatlıktan dönüp form tutmaları halinde (Simao-Q7-Bebe-Ersan) daha da iyi bir takım olma ihtimalimiz çok kuvvetli. Cuma günü çok kritik bir gün. Güzel bir eşleşme ve ilk torbada olmanın avantajı ile deplasmanda oynanacak ilk maçtan iyi bir skor alınması ile son 16'ya kalmamız harika bir gelişme olur.

Şimdi geriye tek bir durum kaliyor: kendi ayağımıza kurşun sıkmak! Beşiktaş camiası bunu çok sever, belirli periyodlarda işler iyi giderken tekere çomak sokacak birileri her zaman bulunur. Şimdiki mevzu belli: Tayfur hoca ne olacak? Medya ellerini ovalayıp bekliyor "vefa" üzerinden mazlum edebiyatı yapıp manşet atmak için. Sağolsun yönetim kurulumuzdan isimler de yangına körükle gidiyorlar son günlerdeki demeçleriyle. Tayfur Hoca konusu ayrı; bu konuyla ilgili dava neticesinde konuşmak istiyorum ama Carvalhal-Tayfur denklemindeki görüşüm çok net: Şu an Tayfur Hoca'yı tutup Carvalhal'in üzerine getirmek çok saçma bir uygulama. Önümüzdeki sezon için aklıma yatan uygulama ise (bakın devre arası bile demiyorum sezon sonu, zira bu sezonun sonunu Carvalhal getirmeli) zamanında yaklaşık yedi sezon boyunca İsveç milli takımını idare eden Tommy Söderberg - Lars Lagerback formülü. Bu ikili isveç milli takımında kendilerini kuvvetli hissetikleri alanları aralarıda paylaşarak eşit yetki ile bir yönetim sergilediler. Bu iki düşük profilli hocanın başarıyla yürüttüğü sistemi benzer profillerdeki Tayfur ve Carvalhal için de düşünebiliriz. Umarız Beşiktaş; önümüzdeki dönemde böyle suni sorunlar ile uğraşmak yerine öncelikle takımın bu seviyesi koruyup sonra bir üst basamağa çıkartacak formüller üzerine meşgul olur ve daha güzel günler görürüz!

28 Kasım 2011 Pazartesi

yenilsen de yensen de

























Trabzonspor maçını geride bıraktık ve son yazımızda belirttiğimiz bu periyodun en kritik maçı olan Maccabi maçını beklemeye başladık. Trabzon maçını kaybedebilirdik de çok önemli değil. Olumlu-olumsuz belirttiğimiz durumlardan olumlu olanların belli bir ivme ile devam ettiğini gördük ve sevindik.Olumsuz tarafların da hala çözülemediğini görmeye devam ediyoruz ama bu konulara şimdi girmek istemiyorum zira daha önce dediğim gibi olumlu-olumsuz tartısını yapabilmek için bir süre tanıyıp onun sonunda toptan bir değerlendirme yapmak istiyorum. Trabzon maçında beni düşündüren ve buraya yazmaya yönlendiren asıl konuma geçmeden önce bende artık bir takıntı haline gelen Fernandes konusuna kısaca değinmek istiyorum. Trabzon maçında ilk onbirde başlamasına sevinmek istiyoruz ve 5 hafta aradan sonra bulduğu bu şansın sadece sakatlar ve eksikler listesinin kabarık olması nedeniyle gelmediğini düşünmek istiyoruz. Eğer bu nedenle oynadıysa ve Aurelio ile Necip'in geri dönüşleri sonucu onu yine unutacaksak vay halimize. Maç eksiğine ve eski performanslarını aratır görünümüne rağmen sahadaki varlığının tüm takım arkadaşlarını rahatlattığı dün de çok belli oldu. Önümüzdeki haftalarda Fernandes meselesinin boyutunu daha iyi anlayabiliriz umarım.

Gelelim başlığa ve üstteki görsel!*de yer alan iki arkadaşın hikayesine. Ortada bonservisinin yarısı için 3 milyon avro'ya anlaşılmış ve Trabzonspor maçına dek bir dakika bile sahada yer almamış bir yatırım! var. Bu oyuncu beraberinde bir çok tartışma getirdi ve haklı olarak çok tepki çekti. Olaya bir çok açıdan bakabilirsiniz: Mendes'in kazığı desek haksız olur muyuz? Madem yatırımdı bu adamın A2 liginde mi pişmesini bekliyorsunuz niye kiraya verilmedi ve lig tecrübesi kazanması sağlanmadı diyemez miyiz? Bu arada 23 ekim 2011 tarihiyle sadece iki A2 maçına çıkıp 148 dakika sahada kaldığını da söyleyelim ki A2 liginde de pişilir denilmesin!
İşin biraz daha mide bulandırıcı kısımlarına girip oyuncu hakkında çıkan "aslında Atletico Madrid oyuncusu değildi, sadece Beşiktaş'a imza atana kadar kağıt üstünde Madrid oyuncusu gibi gösterildi" iddiasını kulübün yalanlamamasına ne demeli? İsteyen dönemin Atletico Madrid alt yapı hocasının konuyla ilgili açıklamalarını ve Alves'in takımında olmadığını beyan ettiği konuşmasına göz atabilir.** Velhasıl şu ana kadar bu transferin hiç bir mantıklı yönünü bulamıyorum. Bu yazıyı yazmak için de düne kadar bekledim zira bu adamın as takımda yer alıp
almayacağını merak ediyordum. Hoca sağolsun bu merakımı haftalar sonra giderdi ve dün Quaresme yerine kendisi oyuna dahil oldu oyunun bittiği! anlarda. Şimdi anlıyoruz ki A2 takımda bile düzenli forma giyemeyen bir adam bizim as takımımızda oyunun sonlarında sahaya sürülerek gelecek için hazırlanıyor! Uğraştığımız şeyleri düşününce gerçekten üzülüyorum.

Onur Bayramoğlu'nu hatırlar mısınız? Schuster döneminin Necip ile birlikte en güzel hatıralarından, Bozüyükspor'dan bize kazandırılan 1990 doğumlu genç bir ortasaha oyuncusu. İlk başlarda A2 takımında kendisine yer bulan fakat geçen sezon lig ya da kupada olsun 11 kere as takımda forma şansı yakalayıp bu şansı oldukça iyi değerlendiren bir oyuncu. Orta sahamızda hep görmeyi istediğimiz oyunun iki yönünde de çabalayan, düzgün bir fiziğe sahip, sakin, kontrollü ve öğrenmeye açık bir isim. Bu sene Portekiz alameti farikaları nedeniyle A2'ye mahkum oldu. Son oynanan Denizli maçında sakatlığı nedeniyle oynayamadı ama ondan önce deplasmanda 2-4 aldığımız Manisa maçında sahadaydı kendisi. Trabzonspor maçında sakat olmasa yine de kadroya giremeyecekti bu aşikar zira bu sene yanılmıyorsam hiç kadroya giremedi.

Dünkü koşullarda, o maça ortasahada İbrahim Toraman ve sağ açıkta Ekrem Dağ olmadan çıkabilmek Güven Özveri ve Tecrübe kombosu isterdi ki buna sahip nice büyük hocaların şu ana kadar ülkemizde neler yaşadıklarını çok iyi biliyoruz. Bu yazıdaki eleştirim Carvalhal'e değil aslında bize, skor taraftarlarına ve bu kültür içinde böyle gelmiş böyle gider boyunduruğunu kıramayan tüm birimlere. Bu yazının amacı; buralarda hala dünkü maç kalibresindeki maçlara orta sahada Onur Bayramoğulları, sağ açıkta ya da orta üçlünün sağında Burak Kaplanlarla çıkılıp alınan yenilgilerden, en az Toraman-Ekrem ile çıkılıp kazanılan maçlarda alınacak galibiyetlerin mutluluğunu yaşabilecek insanlar olduğunu göstermektir. Evet Toraman tercihi dün bir çok noktada işe yaradı, Ekrem tercihi de belki bizim göremediğimiz faydaları getirmiştir ama ister futbol dilencisi diyin ister amatör romantik diye adlandırın biz ilkeli-sistemli bir yönetim anlayışı ile desteklenen çağdaş bir teknik ekibin çalıştırdığı ve iliklerine kadar güzel futbolu benimsemiş bir takımın doğru oyuncularla doğru oyunu oynayıp kaybettiği maçlardan sonra avazımız çıktığı kadar "yenilsen de yensen de taraftarın seninle!" tezahüratı yapacağımız günlerin hayali ile yaşıyoruz.

*ege sezen duy sesimizi görsel yap ulan :P
**http://acetobalsamico.blogspot.com/2011/09/atletico-madridli-alves.html

21 Kasım 2011 Pazartesi

bir ışık var ama...





























Son analizimiz üzerinden oldukça fazla zaman geçti. Şahsen her maç sonrası takım üzerine yorum yapmaktansa belli bir periyotta sırasıyla izlediğimiz maçların bende bıraktığı izlenimleri üzerine yazmayı daha doğru buluyorum. Bu nedenle son dönemde izlediğimiz Dinamo Kiev, Fenerbahçe, Gençlerbirliği ve Galatasaray maçlarına bakarak rahatlıkla söyleyebilirim ki takımın olumlu ve olumsuz yönleri artık bir karakter göstermeye başladı ve daha ölçümlenebilir oldu.

Elinizde Simao, Q7 ve Almeida gibi oyuncular var ve bunları gerek kalitelerinin size vaadettikleri gerekse taraftar ve kamuoyu baskısı nedeniyle oynatmak durumundasınız. Ne kadar doğru olduğu tartışılır ve hatta bir avantaj olduğu bile öne sürülebilir ama sanırım bu üç oyuncunun ilk onbirde oynama tercihi aslında diziliş ve oyuncu tercihleri konusunda hocanın işini oldukça kolaylaştırıyor. Sadece dün oynanan Galatasaray maçını düşünmeyelim, yukarıda belirttiğimiz dört maçı hatırlayarak bu konuyu biraz açalım.

Ernst-Necip-Fernandes bu takımda olduğu günden beri; bu üçlünün bariz form düşüklükleri ve sakatlıkları olmadığı dönemlerde banko ilk onbir oynamaları gerektiğini söylüyoruz. Bu üçlüyü son dönemlerde çeşitli sebeplerden ötürü bir arada göremedik (Necibin formsuzluğu nedeniyle Aurelio'nun tercih edilmesi ya da Fernandes'in disiplin problemi nedeniyle Veli'nin tercih edilmesi). Yerlerine oynayan oyuncular ellerinden geldiği kadar verimli olmaya çalıştılar bunu inkar edemeyiz ama eksik olan şeyler o kadar bariz ki formda bir şekilde bu üçlüyü bir araya getirmeye mecburuz!

Biraz da öndeki grubun defansif yetersizliği nedeniyle oynamasını savunduğumuz bu grubun yerine oynayanlarla elde edilen yeni şekli (Ernst-Veli-Aurelio) takım savunmasında şu ana kadar bariz bir şekilde sırıtmadı, hatta beklentimin üzerine çıktılar ve oldukça iyi bir performans gösterdiler. Hep şikayet ettiğimiz, defans ve ortasaha koordinasyonunu sağlayamayan, kerhen top kovalayan orta saha gitti, yerine çağdaş muadillerinin katkısı sağlamaya çalışan akıllı, kontrollü ve dengeli bir grup geldi. Fakat bu grubun çabaları daha önce bahsettiğimiz çok ağır yükün sadece defansif kısmında işe yaradı. Öndeki üçlü tabir ettiğimiz Portekiz tayfasının skor üretmedeki kronik sorununun, arkasındaki üçlünün ileri kat etmeleri, verkaçlarla rakip savunma bloğunu delmeleri ve uzaktan şutları ile çözüleceği artık daha da bariz bir şekilde önümüzde.
Sürekli kanatlara açılan, gerek çalımlarla adam eksiltip çizgiye inmeyi düşünen, gerek daha uzak mesafeden ortalarla Almeida'yı beslemeye çalışan Q7 ve Simao ikilisine orta üçlümüzden koşularla destek gelmediği sürece şu güzel ortamın meyvelerini almamız imkansız. Şu güzel ortamın derken kast ettiğimiz ise bir başka olumlu gelişme: beklerin oyuna katkısı.

Evet, yıllarca yakındığımız, uğruna besteler yaptığımız "bek sorunsalı" konusunda oldukça ilerleme kaydetmiş durumdayız. İsmail ve Hilbert oyunun iki yönünde de yıllardan beri göremediğimiz performanslar sergilemeye başladılar ve şu an öndeki üçlünün orta üçlüden destek alamadığı bu oyun yapısında en büyük destekçi durumundalar. Bu iki bek oyuncusunun eksiklerini bilmekle beraber onları geliştimeye çalışıp üzerlerinde ısrarla durup devamlı oynamalarını sağlamak teknik ekibin en büyük ödevlerinden biridir bence.

Sağlam stoperleri, ofans ve defansta katkı yapan bekleri, akıllı oynadıkları, kişisel ihtiraslardan sıyrıldıkları anda ölümcül olabilen ileri üçlüsüyle beraber takımın kalbi ve beyni olacak orta üçlüyü de bir araya getirebildiğimiz anda oldukça dengeli ve tehlikeli bir takım olacağımız aşikar ancak bu yapıya kavuşmamız için acilen çözmemiz gereken sorunlar var! Yazıyı sonlandırırken bunları değerlendirelim:

* Takımın fizik kalitesi sezon başından beri bir arpa boyu ilerleyemedi! Şu an Sivok-İsmail-Egemen-Hilbert dışında doksan dakikanın tamamında aynı performansı sergileyebilecek oyuncularımız yok. Maalesef Ernst dahil bir çok oyuncu ikinci yarının son çeyreğinden itibaren beyin ve ayak koordinasyonlarını bu fiziksel handikap nedeniyle kaybediyorlar ve Beşiktaş erken gol bulüp rahatlayamadığı bir çok maçta (Gençlerbirliği maçı hariç) oyunun son anlarında rakibi öldürecek posizyonlara giremiyor.

* Dün oyuna girdikten sonra çok kısa sürede yaptıklarıyla beni umutlandıran Necip sakatlık nedeniyle aramızda olamayacak ve bu ideal üçlümüze uzun bir süre daha ulaşamayacağız anlamına geliyor.

* Necip'in de yokluğuna bir de Fernandes'in durumu eklenirse takımda orta vadede hiç bir şey değişmeyecekmiş gibi gözüküyor. Maalesef bu konu hakkında yeteri kadar bilgi sahibi değiliz, o nedenle Fernandes'in disiplin sorunları nedeniyle takıma alınmamasında Hoca'nın tutumunu değerlendiremiyoruz. Benim bildiğim tek bir şey var o da şu an bu adamı oynatmaya mecburuz. Beşiktaş tarihinde sorunlu oyuncular ve onların takıma kazandırılmaları hikayelerinden kitap yazılır. Birilerinin bunu Carvalhal'e anlatması lazım. Fernandes adam öldürmedi ya da Beşiktaş bayrağı yakmadı. Bu adamın suçu neyse cezası belirlensin, uygulansın ve artık takıma kazandırılsın. Son maçlardaki "duran top" facialarını gördükçe içim sızlıyor. Kornerlerde Simao hala akıl almaz işler yapıyor. Kanatlara yakın bir noktadan kullanılan duran topları kaleci antrenmanı modunda değerlendiriyoruz. Fernandes'in orta saha liderliği yanında bu vasıfları da düşünülünce kıymeti daha iyi anlaşılıyor.

* Bebe'nin uzun süreli yokluğu ve Edu ile Mehmet Akyüz'ün kalibreleri düşünülünce şu an elimizde Almeida ve Mustafa'dan başka ileri uç oyuncusu yok (Holosko'nun her bir hücresi bu pozisyonda oynamayı reddediyor). Mustafa benim inandığım bir oyuncu ama Romario seviyesinde bitiriciliği ya da Baba Ronaldo seviyesinde bir yeteneği olmadığı sürece Anadolu'dan gelen genç bir oyuncunun ilk sezonunda bu takımda kalıcı olabilmesinin tek bir yolu var: fiziksel mücadelenin dibine vurmak. Sadece son iki maça bakarak söylüyorum, Mustafa şu an kendinden beklenen diriliği ve mücadeleyi sahaya yansıtamıyor. Gençlerbirliği maçında kaçırdığı gibi kritik pozisyonları da kaçırmaya devam ederse Beşiktaş serüveni tehlikeye girer, daha da kötüsü kadromuzun hücumdaki alternatiflerini tüketir.

Tünelin sonunda bir ışık var gibi. Aralık ayında Maccabi deplasmanında alıncak bir üç puan bu ışığı iyice belirgin bir hale sokar. Şu ana kadar ligde yaşanılan puan kayıpları yeni oyuncağımız play-off sistemi düşünülünce çok kritik seviyelerde değil ve bu Carvalhal'in en büyük avantajı. Ancak yazının sonunda belirttiğimiz handikapları düzeltemediğimiz sürece bu takım yine iyi oynuyormuş gibi gözüktüğü maçlardan istediğini alamadan ayrılmaya devam edecek.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Bir Efsane...





















Hakan Peker'den gelsin: bir efsaneydi senle beraber olmak...