15 Aralık 2011 Perşembe

Estabilidade
























Trabzonspor maçı sonrası bir dahaki yazı için açıkcası dün akşam oynanan Stoke City maçını bekleme kararı almıştım bir çok tedirginlikle beraber. Zira önümüzde üçü deplasmanda olmak üzere 5 tane sıkı maç vardı ve bu maçların ikisi Avrupa Ligindeki kaderimizi belirleyecekti. Daha önce de bahsettiğim gibi play-off sistemi nedeniyle bu sıkışık takvim içinde lig maçlarında yaşanabilecek kayıplar bana çok bir şey ifade etmediği için bu tedirginliklerin büyük çoğunluğunu Avrupa Ligi maçları oluşturuyordu.

Bizi bekleyen tablo ürkütücüydü; saha kapatma cezamız sonucu bir nevi deplasmanda oynadığımız Orduspor maçını da sayarsak sırasıyla Maccabi Tel Aviv, Orduspor ve Manisaspor deplasmanlarından sonra İBB ve Stoke City maçlarına çıkacaktık ve Trabzonspor maçının son çeyreğinde fizik olarak ciddi sıkıntı sinyalleri veren takım bu ağır fikstürde ne yapabilir tedirginliğini yaşıyorduk. Bu gün 15 Aralık 2011 ve bu yazıyı tahminimin çok üzerinde bir mutluluk duygusuyla yazıyorum. İki avrupa kupası maçı kazanılmış, grup lideri olarak Stoke city ve Dinamo Kiev gibi
kalburüstü takımlar ekarte edilerek birinci torbaya eklenmiş olarak son 32 eşleşmesini bekliyoruz. Ligde ise alınabilecek potansiyel dokuz puanın yedisi alınarak lider ile puan farkını üçte tutup onbeşinci haftayı kapatmışız.

Bu tartışmasız bir başarıdır ve uzun bir aradan sonra Beşiktaşlıları salt futbol düşünmeye sevk edici bir güzelliktir. Yazının esas amacı olan başarının nedenleri ve en önemlisi sürdürülebilir olup olmadığı konusunun irdelenmesine geçmeden önce rüya gibi geçen bu beş maçlık seriyi kısaca anımsamak lazım:

Maccabi tel Aviv: Q7'nin mucizevi son dakika golü dışında bu maçta aklımızda kalan tek şey Hilbert'in takım için ne kadar kritik bir oyuncu olduğuydu. Sanki Trabzonspor maçında doksan dakika sahada kalmamış gibi diri ve tüm ikili mücadelelerde ayakta kalan isimdi. Bizim adımıza tek olumsuz konu İBB maçında da yaşadığımız ve benim adını "Gençlerbirliği Sendromu" koyduğum öne geçilen maçı kopartamayıştı. Bunda oyuncu değişikliklerinde sezon başından beri konuştuğumuz geç kalmanın etkisi de vardı. Q7'nin sıradışı performansı olmasa belki de bu seri daha başlamadan bitecekti. Sevindirici diğer gelişme de Q7'nin bir takım kaptanı gibi davranmaya başlaması, sorumluluk alması ve hırsını-öfkesini kontrol altında tutup üzerine oynanmasına rağmen kırmızı kart tuzağına düşmeden maçı bitirmesiydi.

Orduspor: Stoke City maçının provasını yaşadığımız bir maçmış aslında geriye dönüp baktığımızda. Simao ve Q7'nin eksikliğinde Veli ve Holosko'nun ofansif yetersizliğini yaşadığımız bir maç oldu. Sevindirici gelişme Necip'in altı hafta öngörülen sakatlığından üç hafta sonunda gayet iyi bir şekilde dönmesi oldu ki bu seride kendisinin de büyük katkısı vardır. Fernandes'in iyice "bu takımın patronu benim" mesajını verdiği ilk maç olarak hatırlayağımız bu karşılaşmada kendisi duran top ustalığını çok net gösterdi ve harika bir gol attırdı. Takım savunmasında yine üzerine koyarak ilerlediğimiz halde ofans olarak orta sahamızın Fernandes dışında yine efektif olamadığını gördük.

Manisaspor: Puan kaybı beklenilmesine karşın bu kadar rahat kazandığımız bir başka maç hatırlamıyorum bu sene. Bu maça kadar ligin en az gol yiyien ve düzgün bir takım savunma modeli ortaya koyan Manisaspor'a deplasmanda dört gol atmak büyük sürpriz oldu. Mustafa Pektemek'in Ryan Giggsvari golü ne kadar doğru bir transfer olduğunu bir kez daha gösterdi. En büyük hadise belki de Q7'nin sakatlığı oldu ve maç sonu gelen 3-4 hafta sahalardan uzak kalacak raporu İBB maçının stres seviyesini bir kat daha arttırdı.

İBB: Beklenen oldu ve Q7'nin yokluğu ve Stoke City tedirginliği ile zihinsel olarak maça zayıf çıkan takım yine Gençlerbirliği Sendromuna yakalanıp içeride iki puanı bıraktı. Şahsen aklım ve kalbim deli gibi Stoke City maçıyla meşgul olduğu için bu maça dair hiç bir şey kalmadı bende.

Stoke City: Dananın kuyruğunun Simao'suz ve Q7'siz koptuğu maç! Bu maça ayrı bir yazı yazmak lazım zira çok fazla şifre barındırıyor içerisinde. Yoğun maç tempsosu ve şike skandalında gelinen tahliyeler noktası ile fiziksel ve zihinsel olarak allak pullak bi durumda olan takımın tırnaklarıyla kazıyarak aldığı galibiyet. Fuller'in şans golü
ve ardından Egemen'in geri pası ile yaşanan klasik "Beşiktaş Cenabetliği" ile kalp krizi geçirme eşiğinden, halıda diz üstü Mourinho kayışı yapmaya varan büyülü süreç.

Ben düşünürken, yazarken yoruldum, bu çocuklar oynarken yorulmadılar ve bizlere bu sevinci yaşattılar. Herhalde ödül olarak en fazla istedikleri şey kısa bir tatildir ama maalesef bu pazar Samsunspor maçımız var. Peki sezon başında kaosun eşiğindeki takım nasıl oldu da bu performansı gösterdi? Tesadüf mü yoksa bilinçli bir ilerlemenin ürünü mü? Öncelikle şunu söyliyeyim ki karıştırdığımız düşünülmesin; Kulüp ve camia olarak hala büyük bir kaosun içindeyiz, her şey güllük gülistanlık değil ve bunun başını mevcut yönetimin ekonomik felaketleri çekiyor. Burada bahsettiğim sadece bu işin belki de dörtte birini oluşturan futbol takımımız. Benim Beşiktaş kulübü ve camiası adına düşüncelerim dört sezondur aynı ve git gide karamsarlaşıyor bunu unutmayalım.

"Estabilidade" (eğer google beni yenıltmıyorsa); kararlılık, istikrar ve denge anlamlarını alabileceğimiz Portekizce bir kelime. Yıllardır Premier Lig klüplerine bakıp, Alex Ferguson, Arsene Wenger hikayelerine öykünüp rüyasını kurduğumuz terim. Biz bunu teknik direktör anlamında olmasa da kadro yapısı ve sistemi olarak ufak ufak
dillendirmeye başlıyoruz.
Evet; bu takımın artık bir şablonu var, bu takımın artık bir omurgası var. Bu takımda bir birini tanıyan, kimin ne zaman ne yapacağını anlamaya çalışan bir oyuncu grubu var. Bu takımda artık elini taşın altına koyan, arkadaşının çaresizliğini onun yüzüne vurmak yerine, arkadaşına yardımcı olmaya çalışan isimler var. Artık sahada joga
bonito'culuk oynamaya çalışan atletler yerine bir takım olmak için çabalayan yenetekli futbolcular var. Hatalarından ders çıkaran, kibire teslim olmadan çalışarak bir şeyler ispatlamaya çalışan hırslı ve öğrenmeye açık bir teknik ekip var. Bu teknik ekip ve oyuncu grubu çok kritik bazı müdahaleler ile takımı bu seviyeye taşıdılar:

* Beşiktaşın artık gerçek "bek"leri var: ismail ve Hilbert'in eksik olduğu çok konu olabilir ama bir bekten beklenen eşit oranda defans-ofans katkısını yıllardan beri iki kanattan bir arada görememiştik. Bu iki isim büyük bir disiplin içinde sade oyunlarıyla takımın hücumcularına +1 +2 olarak eklenirken geri dönüşlerde hiç
şikayet etmeden ileri üçlünün açıklarını kapatıyorlar.

* Beşiktaş artık "on numara" esaretinden kurtuldu: Burada lafımın Guti Hazretlerine gittiği düşünülmesin, haşa! Burada anlatılmak istenilen; galibiyet için bir maestro ya da bir "on numara"ya muhtaç olunduğunu düşünen zihniyetin yanılgısıdır. Bizim artık NEF'imiz var! Necip-Ernst-Fernandes üçlüsü hep hayalini kurduğumuz Box-to-Box
orta saha olgusunun Beşiktaş şubesi oldu. Skora katkıları hala ciddi derecede az olsa da son beş maçlık seride Fernandes önderliğindeki kıpırdanma ilerisi için umut vaadediyor.

* Beşiktaşın artık bir omurgası var: Omurganın başlangıcı, belki de en kritik noktası stoperlerimiz artık uyumlular. Orta sahamızda kuvvetli bir blok oluştu ve ileri uçta Mustafa Pektemek esnek futbolcu karakteristiği ile merkez ya da uzak forvet görevlerini yerine getirebiliyor. Sivok-Ernst-Fernandes-Mustafa omurgası yıllardır
özlemini duyduğumuz Ronaldo-Giunti-İlhan Mansız omurgası ile beraber anılır oldu.

Bu olumlu gelişmeler üzerine bir de beklentimiz olan kaliteli isimlerimizin sakatlıktan dönüp form tutmaları halinde (Simao-Q7-Bebe-Ersan) daha da iyi bir takım olma ihtimalimiz çok kuvvetli. Cuma günü çok kritik bir gün. Güzel bir eşleşme ve ilk torbada olmanın avantajı ile deplasmanda oynanacak ilk maçtan iyi bir skor alınması ile son 16'ya kalmamız harika bir gelişme olur.

Şimdi geriye tek bir durum kaliyor: kendi ayağımıza kurşun sıkmak! Beşiktaş camiası bunu çok sever, belirli periyodlarda işler iyi giderken tekere çomak sokacak birileri her zaman bulunur. Şimdiki mevzu belli: Tayfur hoca ne olacak? Medya ellerini ovalayıp bekliyor "vefa" üzerinden mazlum edebiyatı yapıp manşet atmak için. Sağolsun yönetim kurulumuzdan isimler de yangına körükle gidiyorlar son günlerdeki demeçleriyle. Tayfur Hoca konusu ayrı; bu konuyla ilgili dava neticesinde konuşmak istiyorum ama Carvalhal-Tayfur denklemindeki görüşüm çok net: Şu an Tayfur Hoca'yı tutup Carvalhal'in üzerine getirmek çok saçma bir uygulama. Önümüzdeki sezon için aklıma yatan uygulama ise (bakın devre arası bile demiyorum sezon sonu, zira bu sezonun sonunu Carvalhal getirmeli) zamanında yaklaşık yedi sezon boyunca İsveç milli takımını idare eden Tommy Söderberg - Lars Lagerback formülü. Bu ikili isveç milli takımında kendilerini kuvvetli hissetikleri alanları aralarıda paylaşarak eşit yetki ile bir yönetim sergilediler. Bu iki düşük profilli hocanın başarıyla yürüttüğü sistemi benzer profillerdeki Tayfur ve Carvalhal için de düşünebiliriz. Umarız Beşiktaş; önümüzdeki dönemde böyle suni sorunlar ile uğraşmak yerine öncelikle takımın bu seviyesi koruyup sonra bir üst basamağa çıkartacak formüller üzerine meşgul olur ve daha güzel günler görürüz!

28 Kasım 2011 Pazartesi

yenilsen de yensen de

























Trabzonspor maçını geride bıraktık ve son yazımızda belirttiğimiz bu periyodun en kritik maçı olan Maccabi maçını beklemeye başladık. Trabzon maçını kaybedebilirdik de çok önemli değil. Olumlu-olumsuz belirttiğimiz durumlardan olumlu olanların belli bir ivme ile devam ettiğini gördük ve sevindik.Olumsuz tarafların da hala çözülemediğini görmeye devam ediyoruz ama bu konulara şimdi girmek istemiyorum zira daha önce dediğim gibi olumlu-olumsuz tartısını yapabilmek için bir süre tanıyıp onun sonunda toptan bir değerlendirme yapmak istiyorum. Trabzon maçında beni düşündüren ve buraya yazmaya yönlendiren asıl konuma geçmeden önce bende artık bir takıntı haline gelen Fernandes konusuna kısaca değinmek istiyorum. Trabzon maçında ilk onbirde başlamasına sevinmek istiyoruz ve 5 hafta aradan sonra bulduğu bu şansın sadece sakatlar ve eksikler listesinin kabarık olması nedeniyle gelmediğini düşünmek istiyoruz. Eğer bu nedenle oynadıysa ve Aurelio ile Necip'in geri dönüşleri sonucu onu yine unutacaksak vay halimize. Maç eksiğine ve eski performanslarını aratır görünümüne rağmen sahadaki varlığının tüm takım arkadaşlarını rahatlattığı dün de çok belli oldu. Önümüzdeki haftalarda Fernandes meselesinin boyutunu daha iyi anlayabiliriz umarım.

Gelelim başlığa ve üstteki görsel!*de yer alan iki arkadaşın hikayesine. Ortada bonservisinin yarısı için 3 milyon avro'ya anlaşılmış ve Trabzonspor maçına dek bir dakika bile sahada yer almamış bir yatırım! var. Bu oyuncu beraberinde bir çok tartışma getirdi ve haklı olarak çok tepki çekti. Olaya bir çok açıdan bakabilirsiniz: Mendes'in kazığı desek haksız olur muyuz? Madem yatırımdı bu adamın A2 liginde mi pişmesini bekliyorsunuz niye kiraya verilmedi ve lig tecrübesi kazanması sağlanmadı diyemez miyiz? Bu arada 23 ekim 2011 tarihiyle sadece iki A2 maçına çıkıp 148 dakika sahada kaldığını da söyleyelim ki A2 liginde de pişilir denilmesin!
İşin biraz daha mide bulandırıcı kısımlarına girip oyuncu hakkında çıkan "aslında Atletico Madrid oyuncusu değildi, sadece Beşiktaş'a imza atana kadar kağıt üstünde Madrid oyuncusu gibi gösterildi" iddiasını kulübün yalanlamamasına ne demeli? İsteyen dönemin Atletico Madrid alt yapı hocasının konuyla ilgili açıklamalarını ve Alves'in takımında olmadığını beyan ettiği konuşmasına göz atabilir.** Velhasıl şu ana kadar bu transferin hiç bir mantıklı yönünü bulamıyorum. Bu yazıyı yazmak için de düne kadar bekledim zira bu adamın as takımda yer alıp
almayacağını merak ediyordum. Hoca sağolsun bu merakımı haftalar sonra giderdi ve dün Quaresme yerine kendisi oyuna dahil oldu oyunun bittiği! anlarda. Şimdi anlıyoruz ki A2 takımda bile düzenli forma giyemeyen bir adam bizim as takımımızda oyunun sonlarında sahaya sürülerek gelecek için hazırlanıyor! Uğraştığımız şeyleri düşününce gerçekten üzülüyorum.

Onur Bayramoğlu'nu hatırlar mısınız? Schuster döneminin Necip ile birlikte en güzel hatıralarından, Bozüyükspor'dan bize kazandırılan 1990 doğumlu genç bir ortasaha oyuncusu. İlk başlarda A2 takımında kendisine yer bulan fakat geçen sezon lig ya da kupada olsun 11 kere as takımda forma şansı yakalayıp bu şansı oldukça iyi değerlendiren bir oyuncu. Orta sahamızda hep görmeyi istediğimiz oyunun iki yönünde de çabalayan, düzgün bir fiziğe sahip, sakin, kontrollü ve öğrenmeye açık bir isim. Bu sene Portekiz alameti farikaları nedeniyle A2'ye mahkum oldu. Son oynanan Denizli maçında sakatlığı nedeniyle oynayamadı ama ondan önce deplasmanda 2-4 aldığımız Manisa maçında sahadaydı kendisi. Trabzonspor maçında sakat olmasa yine de kadroya giremeyecekti bu aşikar zira bu sene yanılmıyorsam hiç kadroya giremedi.

Dünkü koşullarda, o maça ortasahada İbrahim Toraman ve sağ açıkta Ekrem Dağ olmadan çıkabilmek Güven Özveri ve Tecrübe kombosu isterdi ki buna sahip nice büyük hocaların şu ana kadar ülkemizde neler yaşadıklarını çok iyi biliyoruz. Bu yazıdaki eleştirim Carvalhal'e değil aslında bize, skor taraftarlarına ve bu kültür içinde böyle gelmiş böyle gider boyunduruğunu kıramayan tüm birimlere. Bu yazının amacı; buralarda hala dünkü maç kalibresindeki maçlara orta sahada Onur Bayramoğulları, sağ açıkta ya da orta üçlünün sağında Burak Kaplanlarla çıkılıp alınan yenilgilerden, en az Toraman-Ekrem ile çıkılıp kazanılan maçlarda alınacak galibiyetlerin mutluluğunu yaşabilecek insanlar olduğunu göstermektir. Evet Toraman tercihi dün bir çok noktada işe yaradı, Ekrem tercihi de belki bizim göremediğimiz faydaları getirmiştir ama ister futbol dilencisi diyin ister amatör romantik diye adlandırın biz ilkeli-sistemli bir yönetim anlayışı ile desteklenen çağdaş bir teknik ekibin çalıştırdığı ve iliklerine kadar güzel futbolu benimsemiş bir takımın doğru oyuncularla doğru oyunu oynayıp kaybettiği maçlardan sonra avazımız çıktığı kadar "yenilsen de yensen de taraftarın seninle!" tezahüratı yapacağımız günlerin hayali ile yaşıyoruz.

*ege sezen duy sesimizi görsel yap ulan :P
**http://acetobalsamico.blogspot.com/2011/09/atletico-madridli-alves.html

21 Kasım 2011 Pazartesi

bir ışık var ama...





























Son analizimiz üzerinden oldukça fazla zaman geçti. Şahsen her maç sonrası takım üzerine yorum yapmaktansa belli bir periyotta sırasıyla izlediğimiz maçların bende bıraktığı izlenimleri üzerine yazmayı daha doğru buluyorum. Bu nedenle son dönemde izlediğimiz Dinamo Kiev, Fenerbahçe, Gençlerbirliği ve Galatasaray maçlarına bakarak rahatlıkla söyleyebilirim ki takımın olumlu ve olumsuz yönleri artık bir karakter göstermeye başladı ve daha ölçümlenebilir oldu.

Elinizde Simao, Q7 ve Almeida gibi oyuncular var ve bunları gerek kalitelerinin size vaadettikleri gerekse taraftar ve kamuoyu baskısı nedeniyle oynatmak durumundasınız. Ne kadar doğru olduğu tartışılır ve hatta bir avantaj olduğu bile öne sürülebilir ama sanırım bu üç oyuncunun ilk onbirde oynama tercihi aslında diziliş ve oyuncu tercihleri konusunda hocanın işini oldukça kolaylaştırıyor. Sadece dün oynanan Galatasaray maçını düşünmeyelim, yukarıda belirttiğimiz dört maçı hatırlayarak bu konuyu biraz açalım.

Ernst-Necip-Fernandes bu takımda olduğu günden beri; bu üçlünün bariz form düşüklükleri ve sakatlıkları olmadığı dönemlerde banko ilk onbir oynamaları gerektiğini söylüyoruz. Bu üçlüyü son dönemlerde çeşitli sebeplerden ötürü bir arada göremedik (Necibin formsuzluğu nedeniyle Aurelio'nun tercih edilmesi ya da Fernandes'in disiplin problemi nedeniyle Veli'nin tercih edilmesi). Yerlerine oynayan oyuncular ellerinden geldiği kadar verimli olmaya çalıştılar bunu inkar edemeyiz ama eksik olan şeyler o kadar bariz ki formda bir şekilde bu üçlüyü bir araya getirmeye mecburuz!

Biraz da öndeki grubun defansif yetersizliği nedeniyle oynamasını savunduğumuz bu grubun yerine oynayanlarla elde edilen yeni şekli (Ernst-Veli-Aurelio) takım savunmasında şu ana kadar bariz bir şekilde sırıtmadı, hatta beklentimin üzerine çıktılar ve oldukça iyi bir performans gösterdiler. Hep şikayet ettiğimiz, defans ve ortasaha koordinasyonunu sağlayamayan, kerhen top kovalayan orta saha gitti, yerine çağdaş muadillerinin katkısı sağlamaya çalışan akıllı, kontrollü ve dengeli bir grup geldi. Fakat bu grubun çabaları daha önce bahsettiğimiz çok ağır yükün sadece defansif kısmında işe yaradı. Öndeki üçlü tabir ettiğimiz Portekiz tayfasının skor üretmedeki kronik sorununun, arkasındaki üçlünün ileri kat etmeleri, verkaçlarla rakip savunma bloğunu delmeleri ve uzaktan şutları ile çözüleceği artık daha da bariz bir şekilde önümüzde.
Sürekli kanatlara açılan, gerek çalımlarla adam eksiltip çizgiye inmeyi düşünen, gerek daha uzak mesafeden ortalarla Almeida'yı beslemeye çalışan Q7 ve Simao ikilisine orta üçlümüzden koşularla destek gelmediği sürece şu güzel ortamın meyvelerini almamız imkansız. Şu güzel ortamın derken kast ettiğimiz ise bir başka olumlu gelişme: beklerin oyuna katkısı.

Evet, yıllarca yakındığımız, uğruna besteler yaptığımız "bek sorunsalı" konusunda oldukça ilerleme kaydetmiş durumdayız. İsmail ve Hilbert oyunun iki yönünde de yıllardan beri göremediğimiz performanslar sergilemeye başladılar ve şu an öndeki üçlünün orta üçlüden destek alamadığı bu oyun yapısında en büyük destekçi durumundalar. Bu iki bek oyuncusunun eksiklerini bilmekle beraber onları geliştimeye çalışıp üzerlerinde ısrarla durup devamlı oynamalarını sağlamak teknik ekibin en büyük ödevlerinden biridir bence.

Sağlam stoperleri, ofans ve defansta katkı yapan bekleri, akıllı oynadıkları, kişisel ihtiraslardan sıyrıldıkları anda ölümcül olabilen ileri üçlüsüyle beraber takımın kalbi ve beyni olacak orta üçlüyü de bir araya getirebildiğimiz anda oldukça dengeli ve tehlikeli bir takım olacağımız aşikar ancak bu yapıya kavuşmamız için acilen çözmemiz gereken sorunlar var! Yazıyı sonlandırırken bunları değerlendirelim:

* Takımın fizik kalitesi sezon başından beri bir arpa boyu ilerleyemedi! Şu an Sivok-İsmail-Egemen-Hilbert dışında doksan dakikanın tamamında aynı performansı sergileyebilecek oyuncularımız yok. Maalesef Ernst dahil bir çok oyuncu ikinci yarının son çeyreğinden itibaren beyin ve ayak koordinasyonlarını bu fiziksel handikap nedeniyle kaybediyorlar ve Beşiktaş erken gol bulüp rahatlayamadığı bir çok maçta (Gençlerbirliği maçı hariç) oyunun son anlarında rakibi öldürecek posizyonlara giremiyor.

* Dün oyuna girdikten sonra çok kısa sürede yaptıklarıyla beni umutlandıran Necip sakatlık nedeniyle aramızda olamayacak ve bu ideal üçlümüze uzun bir süre daha ulaşamayacağız anlamına geliyor.

* Necip'in de yokluğuna bir de Fernandes'in durumu eklenirse takımda orta vadede hiç bir şey değişmeyecekmiş gibi gözüküyor. Maalesef bu konu hakkında yeteri kadar bilgi sahibi değiliz, o nedenle Fernandes'in disiplin sorunları nedeniyle takıma alınmamasında Hoca'nın tutumunu değerlendiremiyoruz. Benim bildiğim tek bir şey var o da şu an bu adamı oynatmaya mecburuz. Beşiktaş tarihinde sorunlu oyuncular ve onların takıma kazandırılmaları hikayelerinden kitap yazılır. Birilerinin bunu Carvalhal'e anlatması lazım. Fernandes adam öldürmedi ya da Beşiktaş bayrağı yakmadı. Bu adamın suçu neyse cezası belirlensin, uygulansın ve artık takıma kazandırılsın. Son maçlardaki "duran top" facialarını gördükçe içim sızlıyor. Kornerlerde Simao hala akıl almaz işler yapıyor. Kanatlara yakın bir noktadan kullanılan duran topları kaleci antrenmanı modunda değerlendiriyoruz. Fernandes'in orta saha liderliği yanında bu vasıfları da düşünülünce kıymeti daha iyi anlaşılıyor.

* Bebe'nin uzun süreli yokluğu ve Edu ile Mehmet Akyüz'ün kalibreleri düşünülünce şu an elimizde Almeida ve Mustafa'dan başka ileri uç oyuncusu yok (Holosko'nun her bir hücresi bu pozisyonda oynamayı reddediyor). Mustafa benim inandığım bir oyuncu ama Romario seviyesinde bitiriciliği ya da Baba Ronaldo seviyesinde bir yeteneği olmadığı sürece Anadolu'dan gelen genç bir oyuncunun ilk sezonunda bu takımda kalıcı olabilmesinin tek bir yolu var: fiziksel mücadelenin dibine vurmak. Sadece son iki maça bakarak söylüyorum, Mustafa şu an kendinden beklenen diriliği ve mücadeleyi sahaya yansıtamıyor. Gençlerbirliği maçında kaçırdığı gibi kritik pozisyonları da kaçırmaya devam ederse Beşiktaş serüveni tehlikeye girer, daha da kötüsü kadromuzun hücumdaki alternatiflerini tüketir.

Tünelin sonunda bir ışık var gibi. Aralık ayında Maccabi deplasmanında alıncak bir üç puan bu ışığı iyice belirgin bir hale sokar. Şu ana kadar ligde yaşanılan puan kayıpları yeni oyuncağımız play-off sistemi düşünülünce çok kritik seviyelerde değil ve bu Carvalhal'in en büyük avantajı. Ancak yazının sonunda belirttiğimiz handikapları düzeltemediğimiz sürece bu takım yine iyi oynuyormuş gibi gözüktüğü maçlardan istediğini alamadan ayrılmaya devam edecek.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Bir Efsane...





















Hakan Peker'den gelsin: bir efsaneydi senle beraber olmak...

16 Ekim 2011 Pazar

Carvalhal'ı anlamak...

















Güntekin Onay ve Rıdvan Dilmen'in sunduğu 100% Futbol programının bu günkü konuğu hocamız Carlos Carvalhaldı ve sanırım bu program vesilesi ile bir çok Beşiktaş taraftarı hocamız hakkında ilk defa bu kadar çok fikir edinebilme şansı buldu. Şahsen her zaman Bernd Schuster ya da Vicente Del Bosque gibi büyük kariyerli ve egosu yüksek hocalardansa Hans Peter Briegel ve Mustafa Denizli gibi daha düşük profilli sayabileceğimiz hocaları takımımızın başında görmeyi tercih eden biriyim. Takımın başına "Büyük hoca" getirmenin şu ana kadar gördüğüm tek artısı takıma katılması muhtemel kariyerli yabancıların ikna sürecinde çok büyük artılarının olmasıdır (bkz. Rijkaard, Schuster vb.). Şahsen Carvalhal'ı da düşük profilli hoca tercihi olarak algılayıp hele ki kağıt üzerinde Tayfur hocanın yardımcısı olarak konumlardırdığımızda benim için sezon başı itibariyle bir sorun yoktu. Futbol üzerine akademik kariyer yapmış, Portekizde ciddi hocalık tecrübesi olan, düzgün bir kişiliği olduğunu gözlemlediğimiz bu "düşük profilli" hocanın bu noktada doğru tercih olduğunu düşünüyordum (takımdaki portekizli enflasyonunu da göz önünde bulundurunca). Şu anda hala kendisi hakkında negatif bir hüküm vermiş değilim ancak bu akşamki program ve yorumlarından çıkarttıklarım Beşiktaş kariyeri için umutlu olmamın yersiz olabileceğini gösteren şeylerdi ne yazık ki.

Madde madde, programda sorulan sorular üzerinden hocanın değindiği konulara ve bunlara yaklaşımına bakacak olursak dikkatimi çeken noktaları şöyle sıralayabiliriz:

-Geçen sezon Schuster'in bolca gündeme getirdiği "dar alanda oynamak" meselesi üzerine Avrupalı bir çok hoca gibi benzer düşüncelere sahip ama bana göre yanıldığı noktalar da var. Özetle kendisi; Türkiyede takımların blokları arasında büyük mesafeleri olduğunu, Avrupalı muadillerinin 25-30 metrede yapmaya çalıştıklarını bizlerin 70 metrede yaptığını, savunma ve hücum oyuncuları arasındaki büyük mesafe nedeniyle orta saha oyuncularının ekstra efor sarfetmek durumunda kaldığını söyledi. Hatta biraz abartıp ülkemiz oyuncularının İtalyan ligindekilere göre ortalama daha çok koştuklarını söyledi. Bu "dar alanda oynama" meselesinde bir çok kişi hem fikir olabilir, herkes Barcelona, Villareal ve Arsenal maçları izleyip hoş rüyalara dalabilir ancak takımın fizik olarak zorlanmasını bu oyun stiline bağlamak (ki kendisi bu nedenle çok yorulduğumuzu, fizik kondisyonumuzun bozulduğunu söyledi) bazı şeyleri atlamak olur. Özendiği(miz) oyun sistemi için de çok büyük fiziksel kalite gerekiyor zira oyunu 25-30 metrede oynamak için de 90 dakikaya yakın pres yapmak gerekiyor. hücum ve ortasaha oyuncularının oyunu o mesafelerde tutabilmeleri için ortalama 6-10 saniyede kaybettikleri topu kazanmaları gerekiyor. Yani; "Türkiyede bizim oynadığımız oyun fiziksel açıdan daha yorucu, ama Avrupada oynanmaya çalışılan oyun daha az yorucu" gibi bir olguya kesinlikle katılmıyorum. Bu konuyu sonlardırmadan hocanın bu görüşünü desteklemek için verdiği "Avrupa kupası maçlarında nasıl oynadığımızı gördünüz" örneğine de katılmadığımı belirtmek isterim zira o maçlarda da Beşiktaşın blokları arasında gayet büyük boşluklar ve kopukluklar vardı yani istenilen dar alandaki futbolu o maçlarda da sergileyemedik.

-15 Ekim 2011 Beşiktaş Kayserispor maçı gerçekten çok moral bozucu bir maç oldu. Hoca ısrarla bunun unutulacak bir maç olmadığını, çok dersler çıkaracaklarını ve yapılan hataları çok iyi bildiklerini söyledi. Gerçekten uzun zamandan beri ilk golü yedikten sonra bu kadar çabuk teslim olduğumuz bir maç görmemiştik ve bu çok moral bozucuydu. Rıdvan Dilmen'in oyuncuların maç seçtiğine yönelik iddialarını reddeden Carvalhal dünkü görüntüyü milli maç arası sebebiyle takımın sadece maçtan bir gün önce bir araya gelmesine ve olası bir konsantrasyon eksikliğine bağladı. Bunu güçlendirmek için söylediği bir şey ilginçti: "Amrabat'ın hazırladığı, yediğimiz ilk golün benzerini 2-3 kere kasetten izlettim ve 1-2 kere de antrenman sahasında uygulattım ama bu önlemlere rağmen yine de aynı golü yedik". Evet bunun yorumu çok farklı şekillerde yapılabilir hatta bu normal dahi karşılanabilir ama takımda bir koordinasyon ve konsantrasyon eksiği olduğu aşikar. Bu maçı değerlendirirken oyuncularına Gaziantep ve Bursaspor maçlarını örnek göstereceğini söylemesi ise hoşuma gitmedi zira o maçlar da takım son derece kötü bir oyun sergilemişti. O maçların dünkü maçtan tek farkı kırmızı kartlarla eksik kalmamıza rağmen Kayseri maçından daha çok mücade edilmesiydi. Hocanın nezdinde bu iki maç iyi bir oyun örneği teşkil ediyorsa vay halimize!

-Güntekin Onay'ın beklenen Fabian Ernst sorusuna politik bir cevap vererek kendisini karakter ve futbolcu kimliği olarak çok beğendiğini ve ileriki günlerde sık sık kullanacağını söyledi. Burada Güntekin Onay'ın Ernst'in kullanılmamasında yabancı kontenjanının etkisi var mı sorusuna ise bir anlam veremedim zira bu sezon ligde iki kere 5 yabancı ile sahaya çıktığımız maçlarda bile Ernst forma şansı bulamadı. Güntekin'in bu detayı atlamasına şaşırdım.

-Bir başka şaşırdığım nokta ise Carvalhal'ın Necip ile ilgili yaptığı gaf oldu. Güntekin Onay; Burak Kaplan, Onur Bayramoğlu, Muhammed Demirci, Atınç Nukan gibi genç oyuncuları kiraya yollayıp biraz maç tecrübesi kazandıklarında takıma adapte etmeye çalışmak gibi bir düşüncesi olup olmadığını sordu. Hoca ise, A2 maçlarında kendilerini oynattıklarını ama Aralık döneminde bir kaç oyuncuyu bu şekilde değerlendirebileceğini söyleyip ardından "Necip örneği bu konuda güzel bir örnek, kendisi bir dönem ikinci ligde oynayıp dönünce çok katkı sağlamış" dedi. Burada ciddi bir yanlış bilgilendirilme söz konusu olmalı zira ben Necip'in Beşiktaş dışında bir takımda oynadığını görmedim, duymadım!

-"Quaresma ve Simao klasik 4-3-3'ün ileri üçlüsünün kanat oyuncuları ama bizim sistemizdeki 4-2-3-1'e defansif desteklerindeki sıkıntı nedeniyle tam uyum sağlayamıyorlar" kısmen doğru bir yorum olabilir ama bunun bilincindeyken ve özellikle Simao'nun sezon başından beri 10 üzerinden 4'ü geçmeyen çok kötü formu devam ederken bu sistemde bu oyuncularda bu kadar ısrar etmek neden diye sorasım geldi kendisine.

-Programdan son olarak değinmek istediğim konu kendisinin ligimizdeki anormal takvim üzerine yaptığı yorumlar. Avrupa maçlarının da etkisiyle çok yoğun bi trafiğe girdiğimizi, akademik çalışmaları döneminde bu yoğun trafiğin oyuncular üzerindeki etkilerini araştırdığını ve sezonda bir kez 6 günde 3 maçın tolere edilebileceğini ancak biz bunu bir kere yaşamakla kalmayıp en az 2-3 kere daha karşılaşacağımız için bunun bizi fiziksel anlamda bekleyen bir tehlike olduğunu vurguladı.

Genel olarak takımdaki sorunların farkında olduğunu ve çözümlerini bildiğini, şu an paniğe kapılacak bir şey olmadığını söyeyen bir tavır içindeydi Hocamız. Bunun doğru olduğunu ümit edip bir kısmına "soru(n)lar..." başlıklı son yazımızda da değindiğimiz bazı soruları sorarak, git gide bayan bu uzun yazıyı sonlandırmak lazım:

*Diziliş handikaplarının ve bloklar arası mesafenin uzunluğunun getirdiği sıkıntıların farkındayken beklerin oyuna katkısını arttıracak önlemleri almayı düşünmüyor muyuz? Toraman 4 haftalık sakatlık sürecine girmese hala bek oynamaya devam edecek miydi? Beklerin verimini düşüren formssuz Quaresma ve Simao hala aynı şekilde sahaya sürülmeye devam edilecek mi?

*Takımdaki yıldız sıfatındaki oyuncuların bir şok etkisine maruz kalmaları için bundan sonraki haftalarda formaya aç ve belli bir standartta mücadele gücüne sahip Fabian Ernst ve Roberto Hilbert gibi oyunculardan faydalanmak iyi bir fikir değil mi?

*Şu ana kadar izlediğim performansı sonucu bonservisini almadığımıza dua ettiğim Sidnei'nin özellikle defans çizgi halindeyken düştüğü komik durumlar ve arkaya sürekli adam kaçırmasına bir çare üretemez miyiz? Toraman-Egemen-Sivok üçlüsü sağlıklı oldukları anlarda stoper ikilisi için başvurulması gereken ilk isimlerdir kesinlikle.

Önümüzde çok kritik maçlar var. Geçen sene hezimetin kıyısından döndüğümüz içerideki Kiev maçını canlı izleyen biri olarak özellikle bu maçtan çok çekiniyorum. Umarım Carvalhal takıma yapması gereken müdahaleler konusunda daha fazla gecikmez ve en azında kaybetse bile belli bir standartta mücade eden bir takımı saha görebiliriz.


23 Eylül 2011 Cuma

soru(n)lar...
































Ligde üç, avrupa kupalarında bir olmak üzere 4 ciddi maçı geride bıraktıktan sonra üzülerek görüyoruz ki Beşiktaş cephesinde değişen çok az şey var.
Avrupa kupası maçını izleyemedim, Eskişehir ve Ankaragücü maçları sonrasında ise erken hüküm vermiş olmaktan çekinip yazmadım ancak dünkü Bursa maçı sonunda 2011-2012 model kartalın defoları iyice ortaya çıkmaya başladı.

Öncelikle takımlarımızın yıllardır avrupalı muadillerinin gerisinde kaldığı noktada hala çok eksiğiz: fizik kalite. Evet temponun ağır olduğunun farkındayım, neredeyse üç günde bir maç yapıyoruz ama bizden tek farkı bir avrupa maçına çıkmaması olan Bursa'ya karşı fizik olarak bu kadar ezilmeyi (hem de maçın büyük çoğunluğunda bir kişi fazla olmamıza rağmen) nasıl açıklayabiliriz bilmiyorum. Bu ilerisi için beni kara kara düşündürten faktörlerin başında geliyor. Roland Koch sonrası yan toplarda gözle görüşür bir iyileşme olduğu aşikar ama toplam fizik kalite olarak geçen seneki düşkün halimize çok benzetiyorum ben şu anki durumu.

Zaten sezon başında Bebe ve Ersan ile büyük iki şok yaşayan oyuncu grubunun fiziksel problemleri dışında çok daha kritik başka sorunlarımız var. Bunlara madde madde değinecek olursak;

* Dünkü maç Q7'nin türk insanını artık ne kadar iyi tanıdığını gösterdi bana. Kafasındaki algı çok net bunu her hareketi ile gösteriyor bize. "İki hareket yaparım, bi şut çekerim, üstüne de formayı öptüm mü tüm hatalara sünger çekebilecek kadar manyakçasına beni seven bi taraftar grubumuz var" düşüncesi öyle sirayet etmişki beynine, her maç daha da rezil bir oyun ortaya koymasına rağmen tavırlarında hiç bir değişiklik yok. sürekli saçma sapan driplingler ve
hareketler deniyor ve her maç en az bir sarı kartlık gereksiz agresiflikler yapıyor. "Ne seninle ne sensiz" demiştim geçen sezon, ondan vazgeçmek kolay değil ama şu an benim için çok büyük soru işareti.

* Toraman'ın ve son haftalarda ısrarla Ekrem'in sağ bek olarak kullanılması yabancı kısıtlaması engeline takıldığımız maçlarda anlamlı olabilir ama üst üste beş yabancı ile maça çıktığımız haftaların hiç birinde Roberto Hilbert'in bu takımda şans bulamaması inanılmaz geliyor bana. Sağ bek değeri olarak bu arkadaşımız belki de çok yeterli bir oyuncu gibi gözükmeyebilir ama kendisini aynı pozisyonda Ekrem ve Toraman ile kıyaslayacaklar için söyleyecek söz bulamıyorum, bana tartışmak bile komik geliyor ve hala bu adamı oynatmayışımızın nedenini anlayamıyorum.

* Şu meşhur diziliş konusu ise ayrı bir belirsizlik olarak devam ediyor. Guti'nin bu durumda 4-3-3 ya da diğer biçimiyle 4-2-3-1 oynamaya çalışan takımımızda ilk 11'de sahaya çıkmaması isabetli bir karar. Benim sezon başı yazısında da belirttiğim gibi ideal göbek üçlüsü tercihlerim her zaman Ernst-Necip-Fernandes olmuştur. Ernst'in neden hala takıma giremediği muamma o yüzden durum netleşmeden spekülasyon yapmak istemiyorum. Necip'in form düşüklüğü ise bizim en büyük talihsizliklerimizden oldu. Bu yapıda bizi taşıyacak esas blok öndeki Q7-Simao-Almeida (Edu) üçlüsü değil ernst-necip-fernandes üçlüsü olacaktır ama şu dört maçta yaptığımız gibi değil. Bu oyuncu grubu, bu diziliş ile Simao ve Q7'yi topla buluşturup onların kanatlara inmesini ve hedef oyuncuyu (Almeida ya da Edu) topla buluşturmalarını görev bellemiş ve sürekli bunu yapmaya çalışıyorlar. Herhalde bu kadronun olabilecek en yanlış kullanımı budur ve biz dört haftadır bunu uygulamaya çalışıyoruz. işin komiği istatistiklere bakan bi adam bunun harika işlediğini! söyleyebilir zira son attığımız 10 golün 8'i kafa ile atıldı.
Ama nasıl kafa golleri? "duran toplar".

Bizim 4-3-3 varyasyonumuzda skoru yapması gereken adam uçtaki Almeida ve ya Edu değil. Kanatlardan gireceklerle bulacağımız sayılar ya da şu ana kadar yapmayıp asıl yapmamız gereken olduğunu savunduğum göbek üçlünün içeri penetrasyonları sonucu bulacağımız sayılar bizi ileriye taşır. Ernst-Fernandes-Necip üçlüsü geçen seneki gibi 5 golde kalırsa bu sene yine büyük hüsran olur. Bu şablon ve taktik ile gol bulmamız mucizelere ya da duran toplara kalır. İki stoperin göbeğinde debelenen uç oyuncusuna Simao ve Q7 ne kadar asist yapabilir? Bu takımın hücumlarında şu ana kadar kendini duran top asistleri dışında hiç göstermeyen orta üçlümüz acilen rol almalı ve ileri üçlüye destekte bulunmalılar. Burada da yine fizik kalite konusuna geri dönüş başlıyor ve iki kanadın (Simao-Q7) savunma destekleri bu seviyelerde olduğu sürece orta üçlünün bunu yapacak enerjilerinin kalmadığını görüyoruz.

Yukarıda bahsettiğim hücum organizasyonlarını denemeyeksek eğer; 4 maç sonunda tek amacı kanatlardan çizgiye inip orta yapmaya çalışmakmış gibi gözüken takımımız, kanat organizasyonu için beklerin desteğinin elzem olduğunu anlayıp en azından Hilbert'i kullanmaya başlayacak mı?

Guti'nin durumu ne olacak? Asıl görevi olan saha içi liderliğine soyunacak mı yoksa kaybolup gidecek mi? ilk onbir olmasa bile maçların belli bölümlerinde kendisinden faydalanabilecek miyiz?

Q7 artık iyice bencillik sınırlarına dayanan bireysel zorlamalarından vaz geçip takımı oynatma fikrini benimseyebilecek mi?

İdeal olduğunu düşündüğüm Necip-Ernst-Fernandes üçlüsünü bu sezon kaç kare doksan dakika yan yana göreceğiz?

Kalede rotasyon yapmaktan dünyada en çok zarar gören takımlarından biri olan Beşiktaş bu sene Rüştü ve Cenk arasından ideal bir kaleci seçimi yapacak mı?

Tayfur Havutçu ve Serdal adalı kısa-orta vadede takıma dönecekler mi? Olası geri dönüş mevcut teknik ekibe ve oyuncu grubuna nasıl yansıyacak? Bu takımı motive mi edecek yoksa kişisel ihritasların devreye girmesi ile sil baştan yapmaya çalışan bir ekip mi göreceğiz?

Sezonu açtık ama maalesef çok fazla bilinmeyen hala tepemizde Demokles'in kılıcı gibi sallanıyor ve yukarıda bu uzun yazının sonunu getiren soruların cevaplarını bir an önce bulamazsak maalesef bizi bir başka kayıp sezonun beklediğini düşünüyorum.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

20 Temmuz 2011 Çarşamba

iki sene




















iki senedir güzel insanlar sayısı bir eksik...

14 Temmuz 2011 Perşembe

...

Artık sen de herkes gibisin































Suçu ispatlanana kadar herkes masumdur. Aklanın da gelin ya da sonsuza kadar gidin...